16 Nisan 2008 Çarşamba

HARRAN - GÖBEKLİTEPE

12 nisan sabahı Urfa'ya doğru yola çıktım. Fazla hız yapmadan, yolun ve temiz sabah havasının keyfine doya doya yaklaşık bir buçuk saatlik bir sürüşten sonra Kemal Usta'nın yerindeydim. Motoru dükkanın önüne park edip Kemal Usta'nın gülümseyen suretini gördüğümde eski bir dostu görmüş gibi sevindim. Yolun yorgunluğu akıp geçti üzerimden. Çay içtik sohbet ettik. Olası rotalar hakkında fikir yürüttük. Bana Göbeklitepe’ye gitmemi önerdi. Ben de gittim.
Motoru Kemal Usta’nın yerinde bıraktıktan sonra Pınar’ı bekledim. Arabaya atlayıp Mardin yoluna çıktık. Tekel bayisinden birkaç tane bira aldık. Göbeklitepe ayrımını bulmak çok vaktimizi aldı. Önünden geçip gitmişiz. Gidecekler için kısaca şöyle:Mardine giderken solda Şefkat Petrol’e gelmeden 500 metre önce yol ayrımından sola dönülüyor. Sonrası da 10 km kadar. Bu arada Şefkat Petrol’ün gerçekten kendine yakışır bir ismi var. Bir buçuk ay kadar önce bana çok şefkat göstermişlerdi. Bir pazartesi günü sağanak yağış altında Gaziantep’ten Mardin’e motorla dönmeye çalışıyordum. Sabah 8’de yola çıkmıştım. Kaskın içinde tepeme tıpır tıpır eden yağmur damlalarını duyuyordum ve onca korumalı kıyafetime rağmen eldivenimden difüzyon yoluyla yayılan su gövdeme kadar ulaşmıştı. Birecik Urfa arasında bir benzinlikte bütün kıyafetlerimi şu infrared ısıtıcı UFO’nun önüne serip 1 saat kurumalarını bekledim. Yağmur dinmeyince tekrar yola çıktım ama kuru kalmak mümkün değildi. Yandan kamyon, ki bu yolda fazlasıyla var, geçince arkasından kalkan çamurlu su kütlesine balıklama dalış yapıyorsunuz. Neyse Urfa’da biraz dolanıp yağmurun dinmesini bekledim ama dinmedi. "Ya Allah!" deyip yola koyuldum ama saat öğlen bir buçuk olmuştu, karnım açtı ve yorgunluktan ölüyordum. Tam bu noktada karşıma Şefkat petrol çıktı. Hemen bitişiğinde lokantası var. Lokantaya girince insanlar beni şaşkın bakışlarla izlenmişlerdi. Ya “Bu havada motora biniyor enayi” ya da “Yazık arabası yok herhal” filan demişlerdir. Tavuk şişi yedikten sonra üstüme feci bir rehavet çöktü, gözlerim kapandı kapanacak. Baktım bu vaziyette yola çıkmak iyi değil lokanta sahibine gidip kestirebileceğim bir yerleri olup olmadığını sordum. Biraz ayaküstü muhabbetten sonra beni arka taraftaki yatakhane’ye götürdü. İçeride uyuyan iki kişi vardı, gececilermiş. Güzelinden bir yatak açtı, temiz nevresimler serdi, battaniyeye kılıf geçirdi; bir tek iyi uykular öpücüğü kaldı anlayacağınız. İki saat kadar bebekler gibi uyudum. Uyandığımda hava pırıl pırıldı. Minnettarlığımı dile getirip ayrıldım. Şefkat Petrol’dekiler şefkatli insanlar vesselam.
Mevsim baharın gelmesiyle şen şakrak olmuş: Yeşil tarlalar, börtü böcek, kuzular filan insanı sevindiriyor. Bir de tabi arabanın camını açıp temiz havayı içine doyasıya çekebilmek var.
Ayrımdan sonra yaklaşık 5 km yol güzel, sonra sola tozlu bir yola giriliyor. Birkaç km sonra da Göbeklitepe kazı alanına varılıyor.
Ortalıkta kimseler yok. İçeri girince bekçi çıktı çadırdan ufak gezimizde bize eşlik etti.
Hemen girişte alman kazı ekibinin kullandığı çadırlar var, biraz ileride de kazının yapıldığı höyük var.


Biraz bilgi vereyim: Göbeklitepe Höyüğü’nün, 1963'te fark edilen dokuz hektarlık kazı bölgesinin önemi yaklaşık 10 yıl kadar önce tarlasını karasabanla sürerken bulduğu oymalı taşı müzeye götüren bir köylü sayesinde anlaşılabilmiş. 1995 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Şanlıurfa Müze Müdürlüğü'nün işbirliğiyle kazı çalışmalarına başlanmış. Kazılar Alman arkeolog Doç. Dr. Klaus Schmidt’in başkanlığında yürütülmekteymiş. Her yıl eylül ve ekim aylarında 10 haftalık bir süreç içinde kazı yapıyorlarmış. Bekçiden öğrendiğimize göre Dr. Schmidt’in Urfa’da evi varmış ve bir Türk hanımefendi ile evliymiş. Hafta sonları bile buraya çalışmaya gelirmiş.
Günümüze kadar yapılan kazılar sonucunda bu höyüğün bir Neolitik Çağ yerleşimi olduğu anlaşılmış. Tarihi M.Ö 9 bin yıllarına uzanan Neolitik Çağ’dan kalma, tapınma amaçlı törensel alanlara ait mimari kalıntılar, dikili taşlar ve üzerinde kabartmalı yabani hayvan ve bitki figürlerinin bulunduğu taşlar gün yüzüne çıkartılmış.
Dr. Schmit bir röportajında şunları söylemiş: “Göbeklitepe'deki kazılarda elde ettiğimiz bulgularla, dünyanın bilinen en eski tapınma merkezlerinden birinin bu bölgede olduğunu ortaya çıkarmıştık. Ancak, son kazı çalışmalarıyla tapınma merkezinin dünyanın en büyük tapınma merkezi olduğunu tespit ettik. Yaptığımız araştırmalarda, Neolitik Çağ'da yaşamış insanların, yabani sığır, tilki, yılan, aslan, yaban eşeği, yaban ördeği ve yabani bitki kabartmalarını incelediğimizde hayvanlarını evcilleştiremedikleri sonucuna ulaştık. Ayrıca, dikili taşların (Stel) üzerindeki resimler ve kabartmalar o dönemde yaşamış olan insanların sanatları hakkında bizlere fikir veriyor. Buradaki tapınak, dünyanın bilinen en büyük tapınağı olma özelliğini taşıyor' Buranın iki önemli özelliği var.
Yani iki önemli bulgu var. Birincisi: neolitik çağ insanlarının hayvanları evcilleştirip yerleşik hayata geçmiştikleri inancını ortadan kaldırıyor. İkincisi: Bu höyük dünyanın bilinen en büyük tapınağı. Çok iddialı doğrusu.
Der Spiegel dergisi, “Sanatçıların, ressamların, edebiyatçıların yüzyıllardır canlandırdığı, efsane mi gerçek mi olduğu tartışmasının bitmediği 11 bin yıl geriye uzanan cennetin izlerini arkeologlar Türkiye’nin doğusunda buldu” diye haber yapmış. Cennetten kovulan Adem ile Havva’nın da burada yaşadığını yazmış.



Adem ile Havva’nın cennetten atılmasından sonra burada toprağı işlemeye başladığı ve ilk tarımın da burada yapıldığı belirtilmiş. Ayrıca Max Planck Enstitüsünün Köln’de bitkiler üzerine yaptığı araştırmada 68 yeni buğday çeşidini kıyasladığı ve tüm tahılların kökeninin ise Karacadağ eteklerinde bugün de halen yetişen yabani buğday bitkisi olduğunun ortaya çıktığı belirtilmiş.

İngiliz yazar David Rohl’ün tezine göre bundan 11 bin yıl önce taş devrinde insanlar Türkiye, Suriye, Irak ve İran sınır bölgesinde avcılıkla yaşıyordu. Daha sonra insanlar burada yerleşmeye, toprağı işlemeye başladı. Bununla birlikte medeniyet de başladı. En yüksek medeniyet burada oluştu. Göbeklitepe’de bulunan eski tapınaklar da bunun kanıtıymış.
Haberin devamı şöyle: “İncil’de belirtilen cennette akan dört ırmaktan ikisi Dicle ve Fırat nehirleri. Adem de İncil’e göre ilk buğdayı burada öğüttü ve tarımın başlangıç temelini attı. Kabil burada çiftçiliğe başladı. Göçebe halinde ve avcılıkla yaşayan insanlar da ilk kez burada av silahlarını bırakıp toprağı işlemeye ve yerleşik olmaya başladı. Hayvanları evcilleştirip onlardan yararlanmaya başlayan insanlar kendisine ev ve yatak yapmayı, topraktan çömlek yapmayı ve kendi yetiştirdiği bitkilerden beslenmeyi öğrendi. Max Planck Enstitüsü’nün yaptığı araştırma da ilk evrimin Türkiye’nin doğusunda olduğunu kanıtlıyor. Göçebelikten yerleşik düzene geçiş sancılı oldu, insanlar büyük evrim geçirdi” (Alıntılar şu adresten www.hurriyet.com.tr/gundem/4523835.asp?m=1&gid=69) Türkiye ve Suriye’de yapılan son kazılar insanoğlunun göçebelikten yerleşik düzene nasıl geçtiğini adım adım gösteriyor.

1. İsa’dan 10 bin yıl önce avcılıkla yaşayan insanlar zengin bir bitki örtüsünün bulunduğu bu bölgede avlanıyordu. Bölge hayvan sürüleriyle doluydu.

2. İsa’dan 7 bin 500 yıl önce ise hayvanlar azalmaya başlayınca açlık sorunu başgösterdi ve insanlar biraraya gelerek köyler oluşturmaya, bitkilerle beslenmeye başladılar ve yaşam biçimini tamamen değiştirmek zorunda kaldılar. Açlık insanları yenilikler bulmaya zorladı. İnsanoğlu buğdayı öğütmeyi öğrendi. Toprağı eğilerek işleme ve buğdayı öğütme işi öylesine ağırdı ki, insanoğlunun iskelet biçimi değişti. Hayvanları evcilleştirmek de kolay olmadı. Çit çevrilerek hapsedilen hayvanlar önce şok yaşadı. Hayvanlardan ürün alınması uzun zaman aldı.


Şu anda kazı alanına girmek yasak. O nedenle uzaktan sevmek gerekiyor. Zaten motiflerin üzerlerini de saçla kaplamışlar. Hele hele dünyanın en büyük tapınma alanını görmek için yola çıkmamak lazım çünkü çok büyük kısmı henüz toprak altında. Muhtemelen (umarım) yakın gelecekte oldukça ünlü bir tarihi ziyaret alanı olacak.



Bu geziden yaklaşık bir ay kadar sonra Gudu Gudu Motor ekibiyle Göbeklitepe'yi tekrar ziyaret ettik. Göbeklitepe’de antik taşı müzeye veren çiftçinin hali malumunu torunundan bizzat öğrenme şansım oldu. Doksanların başıymış. Devlet para mükafatı vermiş. O zamanın parasıyla üç tane şahin alınabiliyormuş o parayla. Şu anda arazinin hala aynı ailenin elinde bulunuyor. Alman hükümeti bu alan için aileye yıllık kira veriyormuş. 2000 Euro. Devlete vermek için başka yerden (Urfalıların dediklerine göre uyanıklık yapıp Urfa’nın en iyi topraklarından) birkaç trilyonluk toprak ya da eşdeğer para istiyorlarmış. Devlet vermediği için şu andan beklemedelermiş. Sandaletli Seyyah Bora Bilgin’in dediğine göre devlet istese burayı hemen kamulaştırabilirmiş. Bu gidişle inatçı pazarlıkları kafalarında patlayacak ama dur bakalım.


Burayla ilgili öğrendiğim ikinci şey kazıyı yöneten Dr. Schmith'in yabancı turistler için kazı alanının kapısını açtığını ancak Türk'lerin içeri girmesini izin vermediği oldu. Bu duruma bizim kadar toprağın tapulu sahipleri de kıl oluyormuş anlaşılan ki içeri girmemize izin verdiler. Bir de baktılar ki tiplerimiz düzgün bir sakınca görmediler. Ben de daha ayrıntılı fotoğraflar şansı buldum. Bir yandan da sinirlernip iyi ki girmemize izin vermemişler diye düşünmeden de edemedim. Çünkü on bir bin yıllık bir taş eserin üzerine sığırın biri adını kazımış: Bekir. Gezmemize izin veren arkadaş köylüleri olduğunu söyledi. Hayata başka hiç bir iz bırakamayacak bir zavallının geri dönüşümsüz bu zararı karşısında söyleyecek söz bulamıyorum. Neyse ben en iyisi diğer fotoğrafları sunayım.















Bu yukardaki ağabey de girişte bekçilik yapıyor, tanıdıkları görünce çay da ikram etti. Aramızda Taliban Abi ismini koyduk. Afganistan'dan gelmiş gibi görünse de burada onun gibi giyinen gerçekten çok yok.


Kazı alanından ayrılıp biraları lüpletmek için güzel manzaralı havadar bir yamaca oturduk.
Acil Tıp uzmanı olan Pınar’a telefonla hasta danıştılar. Radyolog olduğuma bir kez daha şükrettim.Urfa’ya dönüp karnımızı doyurduk lak lak ettik. Otopark çıkışındaki fotoğrafçının camekanı beni pek eğlendirdi.


Sağ alt köşedeki resim İbrahim Tatlıses’in eski hali. E hadi o tamam da sol üstteki şaşı bakan genç şeyh kimdir. Çocuğa bir şey dediğim yok ama bir fotoğrafçı vitrini için tuhaf seçimler. Sanki 30 yıl önceden kalmış bir yer gibi.Hoş ilgimi çekti mi? Çekti.
Urfa’da kebapçıların önüne atılan tabure ve alçak masa ikilisi hoşuma gitti. İnsanlar sokakta yemek yemeye alışık. Tıpkı Tayland’taki gibi. Diğer güneydoğu illerinde olduğu gibi bol miktarda ciğerci var.
Sakatat olarak ciğer var ama kokoreç yok mesela. İzmir’de de bir sürü kokoreççi var ama ciğerci yok.
Ertesi gün hedef Harran. Oraya gitmeden 20 km daha gidip Suriye ile sınır kasabası olan Akçakale’ye gidiyoruz. Akçakale tren istasyonundan 50 metre ileri bakınca Suriye toprağını görmek mümkün. Fotoğraf çekmeye davranıyorum ki ilerden askerlerin düdükleri ötmeye başlıyor.
Sınıra gidiyoruz. Gümrük memurları ile tanışıp biraz Suriye, biraz iş güç, sınır memurluğu filan konuşuyoruz. Yapılacak iş değil bu diyorlar. Aile için çok zor oluyormuş. Sınır kapıları genelde şehirlerden uzak olduğu için ailelerini her atandıkları yere götüremiyorlarmış. Bekar olan arkadaş “Valla ben olsam kendimle evlenmezdim” dedi, gülüştük. Gaziantep’ten Suriye vizesi alınıyormuş. Ankara’ya gitmeye gerek yok yani. Antakya ya da Kilis üzerinden Suriye gezisi kurdu aklıma girdi bakalım.

Harran’a çevirdik yolumuzu. İlerledikçe beş yıl önceki geziden hafızama kazınan resimleri taşıyan unutulmuş nöronlardan gelen çakmalar yaşıyorum. Harran’a girince yanımıza bir motosiklet yanaşıyor. Arka koltuktaki genç adam bizi gezdirmek istiyor. Aslında yapışanları pek sevmem ama bu gencin tavrı rahatsız edici değil, kibar birine benziyor. Ücreti sorunca hizmetinin değerinin ne olduğunu düşünüyorsak onu verirsiniz diyor. İsmi Yasin. Tamam deyip alıyoruz yanımıza. Yol boyunca sohbet ediyoruz. Beş yıl önce de geldiğimi söyleyince “O zamanlar da çok turist geliyordu” diyor. Terör her yeri olduğu gibi burayı da kötü etkilemiş.İlk durak Üniversite. Burada Yasin’e sürekli Harran ile ilgili sorular soruyorum hiç zorlanmadan cevaplıyor. Bunun dışında da sürekli konuşup anlatıyor zaten. Dersine çalışmış olduğu belli. İyi bir rehber tuttuğumuzu düşünüyorum.




5 sene önce resimde görülen her yere girilebiliyordu ama şimdi çevresi dikenli telle çevrili. Yasin insanların burada piknik yapıp çöplerini de bırakıp gittiklerinden tarihi şehrin surlarını isimlerini yazarak kirlettiklerinden bahsetti. Birisi de yeter dedi demek ki. Beş yıl önce şu anda yarısı yılıkmış olan gözlem kulesine bile çıkmak mümkündü. Kulenin yüksekliği şu anda 25 metre, yıkılmadan önce 50 metreymiş.
Kulenin hemen önünde çevresinde bir düzine koltuğa benzer oturma boşluğu bulunan su havuzu var. İçeri girmek yasak olduğundan ben de beş yıl önceki fotoğrafı koyuyorum.
Bunun mantığı şu. Havuz durgun su ile dolu olduğunda öğrenciler ve öğretmen havuzun kenarındaki bu yerlere oturuyorlar ve gökyüzünün sudaki yansımasına bakarak astronomi çalışıyorlar. Süper fikir değil mi? Böylece kimsenin boynu tutulmuyor ve öğretmen gökcisimlerini gösterirken öğrencileri tek tek yanına alıp “Tam parmağımın ucuna bak, gördün mü, parlak olanın sağındaki ?” filan diye zahmetli bir iş yapmıyor. Üstelik ders arasındaki çılgın havuz partisleri de cabası.
Harran; Ay, Günes ve gezegenlerin kutsal sayıldığı eski Mezopotamya putperestliğinin (Sabiizm) önemli merkezi olması ile ünlüymüş. Harran'da Astronomi bilimi bu nedenle çok ilerlemiş.



Herkesin ağzına pelesenk olmuş: Üniversite deyince hemen dünyanın ilk üniversitesi diyorlar. Ben de kıllandım doğru mu acaba diye google’da ufak bir araştırma yaptım, gerçekten öyle gibi. Diğer en eskiler arasında Kahire’deki Al-Azhar University (M.Ö. 969) ve Avrupa’da M.Ö.1100’lere dayanan birkaç üniversiteden bahsediliyor. Harran Üniversitesi'nin kuruluşu hakkında elde yeterli kaynak olmasa da Assur ve Babil dönemlerinden (M.Ö. II.bin) İslâmi döneme kadar (M.S.VII. yy) devam eden ve gezegenleri temsil eden gelişmiş bir Tanrılar Kültü'nün Harran'da yaşamış olması, M.Ö. II.binde buradan astronomi biliminin ileri bir düzeyde olduğunu göstermekteymiş. Bu bilimin de ancak bir okulda sistematik bir şekilde öğretilmiş olabileceği düşünüldüğünde Harran Üniversitesi'nin temellerinin, Asur ve Babil dönemlerinde atıldığı öne sürülüyormuş. Yani M.Ö. 2000'e kadar uzanıyor.
İlkçağ felsefe ekolünün merkezi ve daha sonra Arap düşünce sisteminin kaynağı olan bu üniversiteden bugüne yalnızca gökyüzünü incelemek için kullanılan gözetleme kulesi kalmış. Harran Üniversitesi’nde sürdürülen bilimsel çalışmalar din, gökbilim, tıp, matematik ve felsefe olmak üzere beş bölüme ayrılmış. Devrin en büyük matematikçilerinden,tabiplerinden ve Yunan filozoflarının eserlerini Arapçaya çevirenlerden olan 821 doğumlu Sabit bin Kura; dünyadan ay'a olan uzaklığı doğru olarak hesaplayan Battani (Avrupalılar Albetegni veya Albatanius derlermiş), Yunan filozoflarının maddenin bölünebilen en küçük parçasının (atom) parçalanamaz olduğuna dair iddialarını kabul etmeyen, oysa bölünmez kabul edilen bu parçanın müthiş bir enerji ile parçalanarak Bağdat gibi bir şehri yıkabileceğini söyleyen ve böylece Atom'un mucidi sayılan Cabir bin Hayyan, Din bilgini Şeyhülislam İbni Teymiye Harran'daki okullarda yetişmiş dünyaca ünlü bazı alimlerden.


Bu kapı da şehirde ayakta kalan tek kapı, Halep Kapı’sı.
Kapının tam karşısındaki tepe de höyük, çevresi çitlerle çevrili kazı alanı vara ancak Selim’in dediğine göre gelip de kazan yokmuş. “Uzun süredir böyle duruyor” dedi. Buradan ayrılıp Harran evlerine doğru ilerliyoruz.
Harran'ın en çok ilgi çeken yanını bu evler oluşturuyor. Bindirme tekniğinde antik kentteki tuğlalar kullanılarak yapılmış, külah biçiminde konik kubbeli evler.
Günümüzde de Akdeniz çevresinde, bilhassa güney İtalya'nın Apulya bölgesinde hem kentsel hem de kırsal alanda, Harran evlerine benzeyen ve "Trullo" denilen bindirme kubbeli çok sayıda yapı bulunuyormuş.
Ancak bunlar Harran'daki akrabalarından –resimlerde de görüldüğü üzere- daha sağlam bir durumda. Bu trullo evlerinin çoğu XIX. yüzyıldan kalmış. Harran dışında Anadolu’da da Şanlıurfa - Birecik arasındaki bölgede, bugün yalnız Suruç ve çevresinde bulunan bir kaç köyde ve Şanlıurfa - Akçakale arasında bir kaç köyde de benzer kubbeli evler varmış.
Kubbeler örülürken yanlara belli aralıklarla tuğla çıkıntılar yerleştirilmiş ve kubbenin tepesi açık bırakılmış. Tuğla çıkıntılar kubbenin tamiri ve gerektiğinde yağışlı - soğuk havalarda tepedeki deliğin kısmen veya tamamen kapatılabilmesi için tırmanmaya yaıyormuş. Ayrıca kubbenin tepesindeki açıklık, içerideki dumanın dışarı çıkmasını sağlayan baca ve ışıklık fonksiyonu da görüyor. Bölgenin iklimine uygun olaran bu evler yazın serin, kışın da sıcak oluyormuş. Günümüzde evlerde yaşayan yok, ahır veya ambar olarak kullanıyorlar. İçinde yaşanmasa da içine girip soluklanabilinecek bir Harran evi var. Beş yıl önceki gezide de böyle bir şey yapmıştık ama hangi evdi hatırlamıyorum. Rehberimiz Selim bizi en bakımlısının önünde durduruyor. Arabadan iniyoruz bir yerden gözüm ısırıyor bu evi. Derken tanıdık simaları görüyorum. Burası beş yıl önce çay içtiğimiz ev yahu!



İşi geliştirmişler, eski köhne halinden eser kalmamış.
İçerdeki her odayı düzenlemişler, turistik eşya satışı için reyon bile açmışlar
Odaların bazılarını da birleştirip küçük bir kafe yapmışlar
İçerde yöresel kadın ve erkek kıyafetleri var. İstersen giyip fotoğraf çektirmek serbest.
Ailenin hepsini tanıdım. Anneleri o zaman hafif yan durup eli havada fosur fosur sigara içerdi, yine aynen öyle.



Evin kızları polislerin kullandığı şu yıldızlı kemerlerden takıyorlardı. Niye diye sormuştuk “Parlaktır, güzeldir” demişlerdi. Bu ufak ayrıntıyı hatırlatınca pek sevindiler, eski kemerlerini hatırladılar. Üstteki resimdeki ufaklık Mustafa, o zaman yalın ayak, sümükleri akmış, suratında kara sineklerle ortalıkta dolanan bir bebekti.
Nasıl değişmiş.
Bir de Hatice var tabi. Bakınız beş yıl önceki hali bu:
Duru bir güzelliği vardı. Kuzen Özgür de kızı çok beğenmişti. İltifatlar etmişti annesine “Kızın çok güzel maşallah” filan diye. Annesi de ne dese beğenirsiniz: “13 milyar verdiler, vermedik demişti”. Harran’da böyle güzel bir kız olabileceğini düşünmemiştik hiç. Hatice şimdi ikinci çocuğuna gebe. Aşağıdaki fotoğraf günümüze ait.
Bir bebeği vardı, daha o büyümeden ikinciye gebe. Muhtemelen ikinci büyümeden de üçüncüye gebe kalacak.
Ayrılmadan önce bu sevimli aile ile son (?) bir fotoğraf çektirdik. İçtiğimiz mırra ve çaylar için hesabı istediğimizde ikram olduğunu gönlümüzden kopanı vermemizi söylediler. Pınar çıkarıp 10 YTL verdi. İstenirse burada kalınabiliyormuş. Oda ve kahvaltı 20 YTL.
Bu arada resimde de görüldüğü gibi kadın erkek herkes mor puşi kullanıyor. Yeni moda buymuş Adı da Çiller puşisi. Rivayet odur ki seçim zamanında Çiller binlerce mor puşi dağıtmış, sonradan bunlar moda olmuş.Evden ayrılıp Kale’ye gittik.




Kale’nin inşa tarihi net değil.
Üç katlı olarak yapılan kala şu anda harap durumda. Pek az sağlam yeri kalmış.
Kale’nin terasında çay kahve içilen bir yer var.
Kale’den ayrılırken bugün gördüğüm bütün atların berbat durumda olduğunu fark ettim. Hastalıklılar mı yoksa açlıktan mı bilmiyorum.
Urfa’ya dönüş başladı. Kemal Usta’nın mekanına gittik. Vardığımızda kapatmak üzereydi. Giyindim kuşandım Pınar, Özgür ve Kemal ile vedalaşıp yola koyuldum. Geldiğim yolun tam tersini gidiyorum şimdi. Dünden daha fazla sarsıntı var bu yolda, sinir bozucu. Asfaltın bu kenarı karşı şeritten daha fazla mı bozuk yahu! Yoksa ben mi yorgunum? Ne mutlu!

9 yorum:

ssbb dedi ki...

Urfalı kız National Geographic'teki afgan kız gibi olmuş, onu da yıllar sonra gidip buldular ya.
Vitrindeki şaşı fotonun esrarı da el emeği olmasında olabilir. Eskiden siyah beyaz fotolar özel tebeşirlerle boyanıp sonra üzerlerine vernik atılarak renklendiriliyordu. Camdan seçildiği kadarıyla poşunun karelerini tek tek boyamışlar.

ssbb dedi ki...

Bir de tarlasında heykel bulup da mizeye götüren köylünün hali nice olmuştur acaba?

sibel dedi ki...

siteyi yeni keşfettim . çok güzel olmuş kendi adıma çok faydalı buldum devam etmenizi dilerim en azında seyahat düşündüğümde nerelere gideriz fikrim oldu teşekkürler.

Gökhan dedi ki...

sevgili ssbb senden bir sonraki Sibel Hanım'a cevap yazayım derken sana yazdığım cevabın uçmuş olduğunu fark ettim. Tekrar yazıyorum:
Afgan kızı Harran kızı benzetmesinden pek hoşlandım. Bu gidişle bir on yıl sonra gelip Hatçeyi tekrar fotoğraflarım. Hatta o zaman bizim kuzeni de getirir Hatçe'nin sağ yanına yerleştiririm. Nat Geo ekibinin Afgan kızı bulması ve fotoğraf için ikna etmesi onları çok zorlamıştı. Kendi çapımda Hatice de beni zorladı. Pek utangaç, poz vermek istemiyor.
Ayrıca dikkatinden de bir şey kaçmıyor, ben o camekandaki fotoğrafların siyah-beyazdan renklendirme olduklarını fark etmemiştim bile.
Göbeklitepe'ye bir kez daha gidersem köylünün akıbetini öğrenirim, söz. Bakalım diğer tarihi eser bulanlar için kahve de sokakta nasıl örnek oluyor.

Sibel Hanım,
Blogu beğenmenize sevindim. Elimden geldiğince yazmaya devam edeceğim. Sevgiler.

pinar dedi ki...

Bir şehri, bir insanı, herhangi bir nesneyi güzelleştiren tek şey, galiba onu nasıl görmek istediğinle ve nasıl anladığınla ilintili. Urfa senin fotograflarınla, senin gözlemlerin ve anlatımlarınla bana bile güzel geldi. Devammm.....

kemaliye dedi ki...

selam internet üzerindende olsa seni tekrar görmek çok güzel.gittiğin yerler nefis fotoğralar harika.kaskımı alıp hemen gelesim var :) ..sevgiler ibo

Adsız dedi ki...

Yazmış olduğunuz gezi yazısına söyleyecek bir şey yok. Elinize sağlık. Ancak Urfa'lı kız hakkında yazılanlar hiç hoş olmamış kanımca. Özellikle 2. resmin altındaki "Çok deforme olmuş kız yahu. Geçenlerde yeni resmi kuzene gönderdim, 'İyi ki almamışız lan! dedi gülüştük.'" şeklinde bir ifade, günümüzde başlık parası gibi ilkel ve acı bir uygulamayla hala "alınıp satılabilecek" bir nesne olarak görülen zavallı bir kız (ve nezdinde diğer kızlar)hakkında benim görmeyi ve duymayı isteyebileceğim en son yorum! Kızın gözlerinin derinliğindeki keder insanın içini acıtıyor. Sizin yorumunuzdaki "bayağı" ifade ise keyif veren fotoğraf ve metin içinde çok kötü bir şekilde sırıtıyor.

Gökhan dedi ki...

Yazdığım bu şaka mahiyetindeki kişisel sohbetin kamuya açık bir alanda belki de gerçekten olmaması gerekiyor. Asıl amaç kadınların ezilmesine vurdumduymazlık değil aksine inceden dalga geçme içeriyor. Yoksa bu uygulamalara sıcak bakmamız mümkün değil zaten. Ancak yine de rahatsız edici olduğunu belirtmenizden mutluluk duydum. Bu kısmı yazıdan çıkarıyorum.

reha dedi ki...

SeLamün ALeyKüM ArkadaşLar ßir ŞamLıUrfaLı 0LaraK ßen ßiLe ßurda gitip göremediğim yerler arkadaşın gidip görme imkanı olmuş ve bunu paylaşmış ne mutlu ona ....!inş. ßirdaha kısmeti olur gelip gezer buraları bizimde haberimiz olursa bir çaımızı ısmarlarız inş. ALLAHUTEALA KISMET EDERSE