21 Eylül 2010 Salı

YUNANİSTAN


(Ülkemizdeki google yasakları nedeniyle sadece yazıları okuyanlar bu link yardımıyla gerekli ayarları yaparak fotoğrafları da görünür hale getirebilirler.)

Bu sefer öyle ayrıntılı plan yapmadık. Sınırdan girelim Selanik’te Michalis’e sorarız nereye gideceğimizi dedik. Öncesinde de Yunanistan’ı gezen diğer motorcu arkadaşlardan fikrim vardı aslında. Plansız çıktık yola.
Her zaman olduğu gibi yol heyecanı bir hafta öncesinde sarmıştı beni. Motorun eksiklerini gediklerini tamamladıktan sonra son gece eşyaları salona yayıp çantalar doldurmaya başladım. Havaların sıcak olduğunu düşünüp ağırlık yapmasın diye yağmur kıyafetlerini yanıma almadım. Sonradan salonun bir köşesine yağmurluklarını fırlatma anımı hatırlayıp o ana lanet okuyacaktım.

Cuma öğleden sonra üç motor, suzuki V-Strom DL 650, KTM 990 Adventure ve 1977 model BMW R 60 ile yola düştük. Edirne’ye giderken sıkı yağmur yedik, köprü altlarına saklandık. Akşam hava kararınca sınırı geçmekten vazgeçip ucuz otelde kalmaya karar verdik. Rakı ve meze ile karnımızı doyurup erkenden yattık.

Ertesi gün tempolu bir sürüşle Kavala’ya gittik. Yolda köprü altı molasında iki racing motosiklet yanımızda durdu. Önce bizi selamlamak isteyen Yunan motordaşlarımız sandık ama değilmiş. Kasklarını aralayıp “Selam arkadaşlar nereye?” dediler. Onlarda da İstanbul’dan çıkmış komşuyu ziyarete giden iki kafadarmış. Plan programdan bahsedip ayrıldık. Kavala’ya kadar sıkıcı otoban sürüşü vardı. Çevrede fazla görülecek birşey yoktu. Asfalt kalitesi mükemmeldi. Virajlarda hızla dönebilmek eğlenceliydi.
Daha önce internette okuduğum yazılar nedeniye Kavala’ya çok güzel bir sahil kasabası olacak beklentisiyle girdim. Hatta hafta sonu Kavala’ya gidip kalamar ve Uzo yapıp geri dönme planları yapıyordum. Bekletilerimi yüksek tutuğumdan olsa gerek kasabanın merkezine geldiğimizde ben hala güzel bir merkeze geleceğiz diye beklemekteydim. Bence vasat bir sahil kasabasından öte bir yer değildi. Çevresinde birkaç halka açık plaj ve küçük bir liman dışında bir numarası yoktu. Limanın sol tarafında balık lokantaları sağ yarısında ise fast food lokantaları vardı. Buranın kalamarlarının meşhur olduğunu bildiğimden balık lokantalarını seçtik. Birinin önüne yanaşırken yaşlıca garson yanıma yanaştı. “Hello” dedim, “Hoşgeldiniz, motoru şöyle gölgeye çekin”dedi.
Grek salata, limonata, kalamar ve midyeli pilav yedik. Hepsi de lezzetliydi. Grek salata bildiğimiz zeytinyağlı çoban salatanın üzerine “feta cheese” yani beyaz peynir konmuş salata. Kalamarlar ise bizdeki gibi Tayland’tan ithal edilen dandik kalamar halkaları değil; kızartılmış bütün kalamar. Mideyeli pilav ise favorimizdi. Bizimkiler neden midyeden daha başka yemekler yapmıyorlar anlamıyorum, bir tava bir de dolmamız var.
Yemekler daha gelmemişti ki baktık yolda karşılaştığımız diğer iki motorcu da gelmiş, buyur ettik birlikte yemek yedik. Onlar yorulduklarından o gece kavala’da kalmaya karar verdiler. Biz ise Selanik’e ulaşmalıydık çünkü akşam Michalis bizi bekliyordu.

Tekrar yola koyulduk. Emektar BMW gitmesine gidiyor ama biraz yavaş. Biz ara sıra durup onu bekliyoruz. Bu duraklardan birinde yol kenarlarından eksik olmayan bu minyatür kiliselere daha dikkatli bakma şansımız oldu. İçinde hala mum yanıyordu. Meğer yolda ölenlerin anısına dikiliyorlarmış; mumları kim koyuyor onu bilmem. Sayılarına bakacak olursak komşuda da yollarda az ölen olmadığını söylemek gerekir. Hoş bizde olsa yol kenarlarına bunlardan dizi dizi çift sıra halinde dikmeleri gerekirdi.

Selanik’te gördüğümüz en büyük meydanda durduk. Michalis’i aradım, geldiğimizi söyledim, “Orada bekleyin” dedi. Soyunduk dökündük beklemeye başladık. Yanımıza bir Türk hanımefendi yaklaştı “Hoşgeldiniz” dedi. Selanik’te yaşıyormuş, eşi Yunan’dı. Üç yıldır Türkiye’ye gidemediğinden Türkçe konuşmayı özlemiş. Ayak üstü sohbet ettik. Selanik’in çok güzel olduğunu söyleyince yüzünü buruşturdu, ona göre çok sıkıcıymış. “Ne güzel işte, sahil kenarında bir sürü kafe var,sahil yolu var güzel ve sakin bir yer” dedim. “ Evet ama çok sakin. Ben İstanbul’da büyüdüm, burada hiç hareket yok ben çok sıkıldım” dedi. İnsanların çok tembel olduğunu hiç çalışmadıklarını bütün gün siesta yaptıklarını anlattı. Bankalar dahil herkes öğlene kadar çalışıyor sonra iş yerlerini kapatıp akşam üstü dört beşe kadar yatıyorlarmış. Hava serinleyince bir iki saat daha çalışıp akşam da içiyorlarmış. “Türkiye de en azından hareket ve çalışma var, elbette krize girer bunlar” dedi. Konuşmalara kulak misafiri olan Yunan kocası mevzuyu anlamış olsa gerek bana yaklaşıp “Türkler çalışmak için yaşıyorlar, biz ise yaşamak için çalışıyoruz” dedi.

Arkadan akorsuz ne enstrümanı olduğunu çözemediğim bir ezginin üzerine çatlak sesli sözler gelince merak edip oraya yöneldim. Amca zeytinyağı tenekesine sap geçiripteneke buzukisi ile Sirtaki söylüyordu.

Bir süre sonra Michalis ve eşi Parthena geldiler. Michalis kimdir anlatayım. Vstrom kullananların oluşturduğu birbirinden güzel ve düzeyli insanların oluşturduğu www.vstromturkiye.org isimli bir forum var. Michalis’de V-stromhellas’ın, yani bizim Yunan versiyonumuzun bir üyesi. Tek ortak yanımız aynı model motosilete biniyor oluşumuz. Tabi bu ortak özellik sadece temel, asıl önemli olan o temelin üzerine inşa edilenler oluyor. Anlatayım:
Michalis’le buluşmamız bile bir garipti. Tanımadığım insanlara sarılmam mesela ama işte bu başka oluyor. Bribirimizi görünce hemen kucaklaştık. Yıllarca ayrı kalan kültürleri aynı insanların acısını giderircesine hasretle sarıldık. Otelimizin nerede olduğunu sordu, ben de “Yok otel falan, bakacağız ucuz bir yer işte” deyince telefonuna sarıldı ve yaklaşık yirmi dakika boyunca bir sürü otelle pazarlık yaptı. Sonunda birinde karar kıldık. Önümüze düştü bizi otele götürdü, yerleştirdi. “Hazır olunca haber verin motorla Selanik turu yapar sonra içeriz” dedi.

Sabahtan beri yoldaydık, terlemiştik, ayaklar çizmelere yapışmıştı. İşte banyonun konforunun sade ılık sudan çok daha önemsiz olduğu an buydu. Gevşeyip üzerine de Amstel’i içtiğimde artık Selanik akşamına hazırdım.
Bu arada otele bizden bağımsız gelen İbrahim’in geldiğini öğrendik. İbrahim de V-strom Türkiye’nin Ankara’dan bir üyesi. Aşağıda buluşmak üzere sözleştik.

Hesapta motorlara atlayıp Selanik turu yapacaktık. Gel gör ki ayakta lak lak ederken sağanak yağış başladı; yok yok gök yarıldı desem daha doğru olur.
Yolun karşısındaki büfeden bira aldım, ayaküstü yarım saat kadar sohbet ettik. Çok güzel anlardı. Birbirimizi yeni tanıyorduk ama çocuklar gibi heyecanla birbirimize bir şeyler anlatıyorduk.
Türkiye’den bizim klübün tişörtünü hediye ettim Michalis’e. O da çıkarıp bana kendi klüplerinin tişörtünü verdi.




Baktık yağmurun dineceği yok motorları otelin önünde bırakıp taksiyle sahil kenarına gittik. Yağmura rağmen heryer doluydu. Sahil kenarındaki yerler her modern ülkede bulunabilecek güzel kafeler ve barlardan ibaret. Kimilerinden dımtıs’lı müzikler yükselirken içerideki pistte insanlar ayakta salınıyorlar. Michalis’e Selanik’lilerin gittiği yerel meyhanelere gitmeyi tercih edeceğimizi söyleyince arka sokaklara doğru kendisini takip etmemizi istedi. Böylelikle Yunanistan’daki en güzel ve anlamlı akşam sofrasına doğru yol almış olduk.

Gittiğimiz yer İzmir’de Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nin dar kenar sokaklarına çok benziyordu. Yine arnavut kaldırımı sokaklar, masalar arasında Sirtaki söyleyen müzisyenler, gülen insanlar, zeytinyağlı mezeler; Yeni Türkü mü çalıyor bunlar ne?

Masalar arasında dolanırken Michalis’in motorcu bir arkadaşı, Dimitri ve ailesi ile karşılaştık. Eşi ve kızı ile masa donatmışlar keyfediyorlardı. Davetlerini kırmadık biz de oturduk.

Ben bu kadar motorcu bir araya gelince motosikletlerden, mekanikten, yollardan ve rotalardan konuşacağımızı öngörmüştüm ama olmadı. Halklardan, tarihten, ailelerden, kökenlerden konuştuk. Michalis’in eşi Panthena’nın ailesi de Trabzon’dan göçmüş meğer. Kültürlerin, yemeklerin, kelimelerin benzerliğinden, yok yok aynılığından dem vurduk. Güzel duygularımız gece boyu devam etti. Biz onlara anlamadıkları bir dilde Selanik Türküsü ve Drama köprüsünü söyledik, onlar da bize anlamadığımız dilde kim bilir neler söyleyerek şerefimize kadeh kaldırdılar. Yunanistan’daki en anlamlı geceydi benim için.
Bir ara Michalis’e neden kriz olduğunu sordum, “ Sizin kadar çalışmıyoruz da ondan “ dedi. Krize giresim geldi.
Akşamın sonuna doğru saatler sonra Michalis’e haritayı açıp bana bir haftalık plan yapmasını istedim. Birlikte oturduk haritanın başına, Michalis uğramam gereken yerleri tükenmez kalemle yuvarlak içine aldı, haritayı geri verdi. Böylece Yunanistan turu planını da beş dakikada yapmış olduk.

Gelelim yemeklere: Uzo elbette rakı içmeyi sevenler birebir. Rakıdan daha hafif bir içkiydi. Lakır lukur götürmeye başlayınca Dimitri “Onu içmeyin ertesi gün başınız ağrır, bunu için” diye Plomari Uzo ısmarladı. Bu daha sert, alkol oranı %40 olan ve rakıya benzeyen bir uzo türüydü.
Masadakiler kalamar, ahtapot, kabak kızartma, grek salata. Dedim ya; bu Grek salata bildiğin zeytinyağlı çoban salatanın üzerine beyaz peynir koy, al sana grek salata. O kadar da meşhur ki yollarda kocaman tabelalarada yazıyor, lokantaların kapılarında menüde büyük harflerle yazılmış “Grek Salad” okunuyor. Bizde yüzüne bakmazsın, ana yemeği söyler bir de salata dersin o kadar. Artık salatamın üzerine beyaz peynir koyup akşam yemeği menüsü yapıyorum, işin sırrı peynirdeymiş.
Kalamar elbette bizdeki çakma kalamar halkalarından çok daha lezzetli ve gerçek.
Ahtopot ızgara güzel, Türkiye’de bulmak mümkün.
Yalnız ben bu ince kıyılıp una bulanıp kızartılmış kabak kızartmayı hiç yememiştim, çok güzeldi.
Gece bitiminde taksiye binmeden önce diğerleriyle de sarılıp vedalaşırken Dimitri arkaya meyhaneye birşeyler dedi. Vedalaşmamız bitmeden yolluklar geldi. On cc’lik şişelerde Plomari Uzo’lar. Misafirperverliklerini unutmamak adına hala saklıyorum onu, hatta şu anda ona bakıyorum. İçsem mi acaba?
Ha bu arada söylenmez ama ben söyleyeyim; elimizi cebimize attırmadılar, tıpkı bizim gibi değil mi?
Gecenin sonunda otele geri dönmek için bindiğimiz taksici Türk olduğumuzu öğrenince heyecanla bir şeyler anlatmaya başladı. Belli ki taksisinde olmamızdan çok memnundu. Meğer Türkiye futbol ligini takip ediyor İddia oynuyormuş. Benim adını bile bilmediğim takım isimlerini saydı. Beşiktaş’a sempati duyuyormuş. Ama olsunmuş Bursaspor şampiyonmuş falan filan. Futbola meraklı biri olsam uzun uzadıya sohbet edebilirdik ama kesinlikle benden daha çok hakimdi mevzuya. Taksiden inerken uzun uzun el sıkıştık, konuşması bitmiyor Michalis çevirmenliğe yetişemiyordu. Avrupa denen kıtada pek görmeye alışık olmadığımız bir ilgi aslında. Farklı ülkelerde yaşayan tanıdıklarımın bazen kimliklerini sakladıklarını duyuyorum üzülerek. Göğsünü bağrını gererek seyahat etmek pek keyifliymiş.

Ertesi gün erkenden ... uyanamadık elbette. Aheste kahvaltı edip ayılmaya çalışırken kendimi yine motor tepesinde buldum. İstikamet Atatürk’ün doğduğu ev. Burası aynı zamanda Türkiye konsolosluğu olduğundan bina dışında Yunan polisleri vardı. Kapıda Pazar günleri ziyarete kapalı olduğu yazıyordu. Üzülerek geri dönecektik ki kapıyı çalmak aklımıza geldi. Görevliye Türkiye’den geldiğimizi söyleyince kapıyı açtı ve içeri girdik.

Bu bina Mustafa Kemal’in doğduğu bina olmakla beraber içeride sergilenen eşyaların hepsi sonradan buraya aslına uygun olarak yerleştirilmiş.

Çünkü Zübeyde Hanım da Selanik’i terk ettikten sonra binaya bir Yunan ailesi yerleşmiş. Sonradan Yunan hükümeti Atatürk’ün anısına binayı geri vermiş. O an için değerini bilememişim ama, “Veda” filmini seyretikten sonra çektiğim fotoğraflara bir kez daha baktım.

Selanik sokaklarında Pazar günü öğlen vakti, insanlar yeni uyanmış kafelerde kahvaltılarını yapıyorlardı. Sürdüğüm yollarda kapasam gözümü, nerede olduğumu bilmeden açsam tekrar, kendimi İzmir Çankaya’da sanırım, ya da Halil Rıfat Paşa’da; körfeze ulaşıp Karşıkaya yolunu bulmaya çalışırım. İşte körfez de ileride, kordonda bir yürüyelim bakalım.

Selanik’te sahilde Beyaz Kale’nin yakınlarında boş bir alana park ettik. Arkamıza seyyar tezgahı ile bir simitçi yanaştı. Yunanca tınıyan Türkçe’siyle “Hoş geldiniz” dedi. Artık şaşırmadık ne yalan söyleyeyim. Sınırı geçtiğimizden beri bu kaçıncı. Ayak üstü sohbet ettik. Beyaz Kale’nin dibindeki çimlere yayılıp şarkılar söyledik. İlerideki çimlerde sırt çantasının üzerine uzanmış dinlenen kızın şarkılarımıza tempo tuttuğunu görünce gittik tanıştık. Makedonya’dan gelmiş, bugün geri dönüyormuş, söylediğimiz ezgiler tanıdıkmış.

Susayınca büfe bulmak için İbrahim’le sahil şeridinde yürümeye başladık. Kapa gözünü, aça gözünü, neredesin?, İzmir’de.

Çimlerin üzerinde yayılmış iyice mayışmak üzereyken aklımıza yola çıkmamız gerektiği geldi. Kimsenin gidesi yok ama plan plandır işte. Otele gidip toparlandık. Daha ilk günden sıcağın verdiği rehavetle kimse doğru dürüst güvenlik ekipmanı kullanmadı. Mazeretler farklı farklı: “Sıkı giyinirsem dikkatim dağılır bu sıcakta”, “Zaten biraz sonra duracağız”, “Ben püfür püfür yol gitmek istiyom”, “ Aman zaten 100 km süreceğiz” vs...Hemen Yunan motorculara ayak uydurmuşuz demek ki. Gerçekten de Yunanistan’da büyük motosiklete binip de gerekli güvenlik ekipmanlarını kullanan kimseye rastlamadım. Kaskı kafaya geçiren kendini yola atmış.
Benim GPS haritası bozuk olduğundan Süleyman’ın ayfon’unun söylediği doğrultuda gittik bir süre. Gittik gitmesine ama en azından yanlış yöne gittiğimizi anlayabiliyoruz. Neyse ses etmedik takip ettik. Hesapta Atina’ya doğru gidip yol üzerinde Platomonas’ta geceleyeceğiz ama kendimizi ilgisiz bir kuzey kasabasında, sitelerin ve tarlaların arasında dolanırken bulduk. Hayıflanıyormuş gibi algılandıysam yanlış olur, gerçek Yunanistan’ı görmekten çok menundum. Kısaca şöyle anlatayım, Çanakkale’den Assos’a gidiyorsun farzet, işte aynısı, Avrupa birliğinin parasını vermediği bozuk yollar, tarlalar, inekler, zeytin ağaçları ve siestada boş köyler. Neden sonra yolu bulduk deyip heyecanladık, yol da görünüyor hani, 200 metre ileride, kendimizi otoban sürüşüne hazırlayıp rampayı çıktık. Çıktık çıkmasına da bariyerlerin dışındayız, otoban bir metre ötede ama giremiyoruz. Haydi bir daha geri derken Atina yoluna girmemiz bir saati geçti.

Platomonas’a vardığımızda akşam olmak üzereydi. İlk fiyat sorduğumuz otele yaklaşık bir buçuk saat başka otellere fiyat sorduktan sonra geri döndük. Bu ilk defa da olmuyor benim için. Mesela kıyafet alırken de böyle bu, ilk gördüğünü beğeniyorsun demek ki. Bu konuda inandırıcı bilimsel veriler olsa hiç uğraşmam başka otel aramak için.

Yerleştikten sonra akşam yemeği için sahile gittik. Uzo, Grek salata, midyeli melemen gibi birşey yedik. Sahili dolandık. Vasat bir sahil beldesi olmakla birlikte duraklamak için iyi bir seçimdi.
Biraz dolandıktan sonra hareketli müzik ve güzel kızlar olan bir yere oturduk. Gecenin sonunda garsona hesabı öderken yarı ayaklanmıştık ki nereli olduğumuzu sordu. Öğrenince “Brothers!” (Kardeşler!)deyip beklememizi istedi. Bir süre sonra geri dönüp şat bardaklarında konyak ikram etti ve bizi kapıya kadar geçirdi. Uzak bir yerde bir daha hiç görmeyeceğiniz birilerinin bu karşılıksız iyi niyeti insanın yüreğine dokunuyor.



Dün geceden yeteri kadar uzo içmiş olacağız bu ki bu kez geceyi fazla uzatmaya kimsenin hali yoktu. Gittik yattık, mışıl mışıl uyuduk. Sabah uyandığımda havanın kapalı olduğunu ve hafiften yağmur atıştırdığını gördüm. Aldırmayıp balkonda dün akşamdan aldığımız malzemelerle kahvaltı hazırlamaya giriştim.

Aylak aylak kahvaltımız yaptık. Bugün yola çıkışımızın üçüncü günü. Rotamız Atina, nasılsa 300 km var rahat rahat gideriz diye düşünmekteyiz. Resepsiyona indiğimde görevli bugün yola çıkıp çıkmayacağımızı sordu. Atina’ya gideceğimizi söyleyince de haberlerin fırtına duyurusu yaptığını ve yola çıkılmamasını salık verdiğini söyledi. Biraz endişelendim ama dışarı çıkıp sıkı yağmur yağmadığını görünce gidebildiğimiz kadar gitmenin uygun olduğuna karar verdim.
Toparlanıp yola çıktık. Kasabanın çıkışındaki benzinlikte sıralanmış araçlar dikkatimizi çekti. Tabi o anda Yunanistan’da sık sık gerçekleşen grevlerden bihaber olduğumuzdan bunun bize de dert olabileceğini öngörememiştik. Başka benzinlikten alırız deyip Atina otobanına gaz açtık. Neden sonra Kemal ve ben bir benzinlikte durup depoyu doldurmaya başladık. Ben de bu arada arkadan gelen Süleyman bizi görmeden geçip gitmesin diye yola yürümeye başladım. Baktım geliyor ileriden, el salladım, zıpladım ama nafile, vroomm diye geçti gitti yanımdan. Bu şu demek oluyor. Bizi önde sandığından hızlanacak ve aramızdaki mesafe açılacak. Böylece birbirimizi kaybetmiş olduk. Grup bölünmüş oldu. Bu bir şey değilmiş ama…
Bugüne ait ne yazık ki fazla fotoğraf koyamayacağım. Neden mi anlatayım: Bir saate yakın yol gitmiştik ki hava iyice kapamaya başladı yavaştan çiselemeye başlayan yağmur iyicene sağanağa dönüştü. Durup üzerimi değiştirirken bu sefer de Kemal’i kaybettim. Nasılsa montum ve pantolonum yağmur geçirmez Gore-tex malzemeden yapılmış diye kendimi teselli etmeye çalışıyorum ama koldan içeri sızmaya başlayan soğuk ıslaklık teselli dinlemiyor. İyicene ıslanan yolda görüş uzaklığı da düşünce ileride durmaya karar verdim. Yol kenarında tuvaletlerin yanına park etmiş bir Africa Twin gördüm, yanında durdum. İki Yunan çift kadınlar tuvaletine sığınmış yağmurun dinmesini bekliyorlardı. Bu sırada tuvaletin minik pencerelerinden yola bakarken Süleyman Ağabey’in yağmur kıyafetlerini çekmiş ve yoluna devam etmekte olduğunu gördüm. Hızla geçti gitti. Diğer motosikletin nerede olduğu konusunda fikrim yoktu. Herhalde aynı otobandaydık ama kim önde kim arkada belli değil.
Yağmur biraz dinince tekrar yola çıktım, kısa süre içinde hava yine sürülemeyecek duruma geldi. Önden giden dört tekerli araçların kaldırdığı su bulutları nedeniyle görüş çok azalmıştı. Bu yetmezmiş gibi sağ yanımdan esen güçlü rüzgar motorun kontrolünü zorlaştırıyordu. İleri baktım, dağların üzerinde yağmur indiriyor. Benzinliğin birinde durup karnımı doyurdum. “Grek Delight” diye bildiğin lokum satılıyordu içeride. Üstelik sadece hazır kutularda değildi. Bizde de vardır ya hani, uzun lokumları alır satıcı küt makasıyla senin istediklerini keser sonra Hindistan cevizine bulayıp kutular falan, aynısından vardı. Şimdi lokum kimin?
Bir saate yakın bekledim ama baktım yağmur duracak gibi değil, akşam da Atina’da olmamız gerekiyor, “Ya Allah!” deyip atladım küheylana. Yirmi dakika falan geçti bir köprü altında durmak zorunda kaldım.

Eldivenlerim sırılsıklam olmuş, Gore-tex pantolonumdan sızan su aralara ilerlemeye başlamıştı. Yol kenarları sel olmuş akıyordu. Yapacak hiçbir şey yoktu. Acaba diğerleri neredeydi? O an ağır çekimde evde çantaları hazırlarken bu mevsimde bunlara gerek yok diye yağmurlukları salonun kenarına fırlatma anım geldi. O ana lanet ettim. Kuralları çiğnemenin cezasıydı bu işte. Hangi mevsimde olursan ol motosikletle uzun seyahate çıkacaksan yağmur geçirmez kıyafet alacaksın. Çünkü hava durumları sadece şehir merkezlerinin hava durumunu tahmin ediyor, oysa yolda bazen yüksek irtifaya, dağlara, tepelere çıkıyor birkaç şehir geçiyorsun.
Böyle köprü altlarında dura kalka birkaç saat vakit geçirdim. En güzel tarafı diğer motosikletli mağdurlarla sohbet etmek oldu.
Bir süre sonra Kemal beni bir köprü altında yakaladı, meğer arkamdaymış. O da sırsıklam ıslanmış. O kadar şiddetli yağıyordu ki gördüğümüz ilk kasabaya girip o geceyi orada geçirmeye karar verdik. Sonra asi motorcu damarımız kabardı, “Biz yaparız, biz motorcuyuz, ıslansak ne olacak?” diye birbirimiz gaza getirip yola çıkmaya karar verdik. Şunun şurasında 150 km kalmıştı. Islak geçecek bir 150 km. Yola çıkmamızla rampa tırmanmamız bir oldu. İlerideki tepenin üzerine bir bulut oturmuş, içerisi görünmüyor. Başımıza gelecekler belli ama dur bakalım deyip buluta daldık. Aman o ne yağmur o ne yağmur, sanki gök yarılmış yere inmiş. Göz gözü gömüyordu. Sanki nohut yağmuruna tutulmuşum gibi kaskımdan tapur tupur sesler geliyordu. Düz otoban yolunda küçük zemin farkları minik göletlere dönüşmüştü, içlerinden geçtiğinde ayaklarımda ön tekerin yardığı sulardan sıçrayan suları hissediyordum. Resmen yağmur bulutunun içinden geçiyorduk. Yol kenarında dörtlülerini açmış bekleyen araçlar vardı. Neyse ki bu ani sağanak kısa sürdü. Buluttan çıktığımızda artık ıslanmasın diye koruyabileceğimiz bir yerimiz kalmadığından olabildiğince üşümeden Atina’ya varmaya karar verdik. Kısa bir kahve molası daha verdikten sonra Atina’ya ulaştık. Benim GPS haritamda sorun olduğundan şehir merkezine nasıl gideceğimizi de bilmiyoruz. Yaklaştığımızı hissedince yoldaki motorculardan birine merkezi sorduk. Yolun bir kısmına kadar öncülük edip gideceğimiz yolu gösterdi.
Hava sıcak ve basıktı, terlemiştik, üzerine yine yağmur yağmaya başlayınca sulu sepken meydana ilerlemeye başladık. Bir acayip yağmur, damlaları nohut büyüklüğündeydi. Terimizle yağmur birbirine karışmış vücudumuzda ulaşmadık delik bırakmamıştı.
Omonia Meydanı’na vardığımızda arkamızdan seslenen Süleyman Ağabey’i gördük. Bizden bir saat önce gelmiş bizi bekliyormuş. Buradan geçeceğimizi tahmin etmiş, yoksa herhangi bir buluşma noktası planlamamıştık. Grup tekrar toparlanınca otel aramaya başladık. Biri motorların yanında bekledi iki kişi de otel aramaya çıktı. Meydana yakın iki yıldızlı otellerden birinde iki kişilik oda 35 Avro’ya anlaştık.
Odada ıslaklık nedeniyle yapışan kıyafetleri çıkarmak biraz vakit aldı. Çoraplarımı ve iç çamaşırlarımı sıktığımda şıpır şıpır suları aktı. Bir bira söyledim, duş aldım, ıslanmaktan biraz kurtulan kıyafetlerle üzerimi değiştirdim, duşta yıkadığım elbiseleri pencere önüne astım ve yatağa uzandım. Dışarıdan Sirtaki sesi geliyordu, işte o an yüzüme bir gülücük oturdu, keyifle doldum.

Hazırlanıp aşağı indim. Diğerleri daha gelmemişti ben de otelin önüne çıkıp bir sigara yaktım beklemeye koyuldum. Baktım 6-7 metre ötemde cılız bir adam yere çökmüş bir şeyler yapıyor. Yandan ilerleyip bakayım dedim. Yere çöktü, bir kaşık, beyaz bir poşet ve enjektor çıkardı.

Eroinini güzelce hazırladıktan sonra pantolonunu indirip penisinden enjekte etti. Uzuvlarında enjeksiyon için kullanabileceği damar kalmamıştı zaar. Biraz soğuk terler döktükten sonra donu yerlerde sürünürken yerdeki eşyaları toplamaya başladı. Bu sırada yanıma gelen resepsiyoniste “Bu nedir yahu, bu kadar rahat nasıl olabiliyorlar”diye sordum. “O kadar çoklar ki. Akşam geri dönerken buralar onlarla dolacak”dedi.
Biraz önce pipiye enjeksiyon yapan adam toparlanıyordu ki polis geldi. Adama bir şeyler bağırdı ve yoluna devam etti. Anladığım adarıyla Omonia meydanında her türlü uyuşturucu kitapta yazmasa da legal. Akşam bu curcunayı görmeye karar verip merkeze yürüyüşe koyulduk.

Geçtiğimiz Omonia meydanı sanki cankiler ve evsizlerin toplanma alanı olmuş. Yerlerde yatanlar, kendinden geçmiş oturaklarda salınanlar, market arabalarına kıvrılmış uyuyanlar, kolundan bacağından enjeksiyon yapanlar; hangi birine bakacağımı şaşırdım. Meydan boyunca satış yapan büfelerin dergi bölümünde pornografik yayınlar ağırlıktaydı. Yarısından fazlası da homoseksüel ilişki resimleri neşreden dergi ve cd’lerden oluşuyordu.
Akropolisin altında turistik plaka’ya doğru yürüdük.

Yol boyunca birikmiş çöp yığınları, bunları karıştıran insanlar, kapılarına kilit vurulmuş oteller krizin komşuyu sıkı vurduğunu gösteriyordu.
Plaka meydanının kalabalığını aştıktan sonra yemek için bir yerler aramaya başladık. Ortalıklarda dolanırken davetkar garsonlardan biri nereli olduğumuzu sordu. Türkiye’den olduğumuzu öğrenince içeri seslendi ve Niko’yu çağırdı. Niko akıcı Türkçesiyle bizi karşılayıp buyur edince itiraz etmedik. Nasıl böyle güzel Türkçe bildiğini sorunca “Ben Yeşilköy’lüyüm” dedi. Yalnız trafik ışıklarına trafik feneri diyordu. O da ne zamandır özlemiş Türkçe konuşmayı oturdu yanımıza yarım saat lak lak ettik. Tabi biz her turistin merak ettiği şeyleri soruyoruz Niko’ya. Nereye takılalım? Sirtaki meyhanesi nerede var? Atina’da ne yapalım? Vs… Kaçamak verdiği cevaplar tatmin edici değildi. Onun anlatmak istedikleri farklıydı, ekonomik krizden, cankilerden, kapanan dükkanlardan, altı ay önce diğer garsonun oğlunun aşırı dozdan Omonia Meydanı’nda öldüğünden bahsetti. Aklımda kalan diğer başlıklar şunlar oldu:

Ona göre adam gibi yemek yapan içinde fırını da olan bir İstanbul kebapçısı açmak lazımmış, burada lahmacun/pide yapan yer yokmuş, açılsa süper iş yaparmış.
Yunanistan’ın Orhan Gencebay’ı olan bir sanatçı varmış. Bu adamın Atina’da birkaç katlı Sirtaki meyhanesi varmış. Her akşam program olur, şahane eğlenceler yapılırmış. Artık o bile haftanın bir günü açıkmış, kimsenin sirtakilik parası kalmamış. Tevekkeli değil en meşhur turistik meydanın çevresinde dolanıp duruyoruz ama Sirtaki sesi gelmiyor insanın kulağına.

Şu meşhur Yunan musakkasını tadalım dedik bir porsiyon aldık. Porsiyon öküz doyuran cinsinden ama işe yaranmaz. Altta kızartılmış patlıcan üzerine kıyma onun da üzerine patates/krema karışımı bir katman yapmışlar. Hem çok ağır hem lezzetsizdi.
Bir de burada yeyin diye kebap getirdiler, ikram, bizim Kemal Urfa’dan Süleyman’da Antep’ten geliyor, yine de ağız burun burmayıp “Elinize sağlık çok güzel” dediler ama ben yalan söylediklerini anladım. Benim favorim her zaman olduğu gibi Grek salata ve uzo oldu (Bora bu Grek salataya sinir oluyor. Blogunda şöyle yazmış pek güldüm:” Bu Grek Salat denen; domatesi, hıyarı, dolmalık biberi, soğanı eşeğin önüne doğrar gibi kocaman kocaman kesip, üzerine de bir dilim orta kalite beyaz peynir koyuyor ve bunu 5 euroya (10 TL!) satıyorsun, o oluyor”.

Biraz etrafta dolandıktan sonra yarına enerjimiz kalsın diye otele dönmek üzere aheste adımlarla yola çıktık. Yine Omonia Meydanı’ndan geçeceğiz. Biraz tedirgindim aslında ama meydandaki zavallıları görünce endişelenmeme gerek olmadığını gördüm.

Meydan’da eşcinsel pornografik yayınların ortasında toplanan cankiler ordusunun kendine hayrı yok ki tutup sana bir şey yapsın. Hepsi kendinden geçmiş durumdaydı. Çevrede ayık duran insanlar daha çok kara derili torbacı Bangladeş’lilerdi. Yürürken insanın arkasından bilumum uyuşturucu ismi sayıyorlardı. Meydan’da kollarından bacaklarından eroin enjekte eden gencecik tertemiz yüzlü kızların ve oğlanların görüntüleri aklımdan gitmiyor.

Cankiler ve torbacılar rahatsız olmasın rahat gezeyim aralarında diye fotoğraf çekmedim. Keşke uzaktan zumlasaymışım ama merakım fotoğrafı unutturmuş.
Diyorum ya Türkiye’ye çok benziyor diye, sokak köpekleri bile sanki İstanbul’dan getirtilmiş. Umursamaz yatıyorlar her yerde (Bu cümleyi yazarken aklıma şu geldi. Umarsız umursamaz demek değildir. Yani cümleyi umarsızca yatıyorlardı dersem olmaz. Umarsız çaresiz demek; umursamaz yerine umarsız deme modası çıktı şimdi, sinir oluyorum). Yalnız onların kafa da mı dumanlı nedir, sürü olmuş sakin sakin yatıyorlardı.

Bir Atina klasiği olan Parlemento binası önünde bacaklarını aça aça volta atan askerleri izlemeye gittik. Askerlerden sorumlu subay nedense fotoğraf çekmemize izin vermedi ama çaktırmadan çektim.




Ertesi gün uyandıktan sonra börek almaya gittim. Böreğin adı burada da börek, ıspanaklı, peynirli, kıymalı ve patateslisi hepsi vardı. İbrahim Atina’ya gelmiş olmalı ondan GPS için harita alacağım yoksa yol bulmak dert olabilir. Kahvaltıdan sonra İbrahim’in kaldığı otele doğru tabanvayla yola düştüm. Yol boyunca geçtiğim dar sokaklar bana İzmir’i hatırlattı. Köşe başlarında bizde olduğu gibi simitçiler vardı.

İbrahim’le otelinin lobisinde buluştuk. O da dün gece geç saatlerde Atina’ya ulaşabilmiş. Bizim gibi maceralı bir yolculuk geçirmiş. Aslında bazen kendime şunu soruyorum, bir günümüzü fırtınayla mücadele etmekle geçirip yola gömdük, neden? Zaten parmakla sayılacak kadar tatilimiz varken neden yapıyoruz bunu ben de bilmiyorum. Her seferinde lan bir daha motosikletle çıkmayayım uzun yola diyorum ama bir şeyler gıdıklıyor zamanı gelince. Bakalım kaşıntım ne zaman geçecek.
Aldı verdileri bitirdikten sonra İbrahim’le birlikte gezmeye başladık. Önce Akropolis’e gittik. Giriş 12 Avro, buna tepenin içindeki bir sürü müzeye giriş bileti de dahil.

Uzun uzadıya anlatmanın gereği yok. Beklentileri fazla yüksek tutmamak lazım. En tepede yerleşmiş Zeus tapınağı etkileyici gerçekten. Hala (bitmeyen) restorasyonda olması ilginç. Çevresinde vinçler, platformlar ve metal merdivenlerle görkemini kaybetmiş görünüyordu. Fazla ahkam kesemem bu konuda ama insan ister istemez karşılaştırıyor: Efes’i ya da Bergama’yı görmüşlerimiz için fazla bir numarası yok. Bir kere görülsün yeter. Zaten ben de 12 Avro’yu sadece tepeye çıkıp Atina’ya panaromik bakmak için vermiş oldum, geri kalan biletleri kullanmadım.

Yine de bilgi vermeden olmaz: Akropolis deniz seviyesinden 150 metre yüksekte 3 hektar alana yayılmış. Yunanca “yukarıda bulunan şehir” anlamına geliyormuş. Yerleşimi Tunç çağına kadar uzanıyor ama bu arkeolojik binaların yapımı MÖ 500. yy’da başlamış. Değişik devirlerde farklı devletlerin hükmettiğini Akropolis’te herkes kendine özgü bir iz bırakmış. Bizans döneminde kiliseye çevrilen binalar Osmanlı hükümdarlığında askeri garnizon olarak kullanılmış. Restorasyon çalışmaları 1975’te başlamış ve hala devam ediyor.

Akropolis’teki en ünlü yapı elbette en tepede yerleşen Parthenon Tapınağı. M.Ö. 5. yüzyıla Atina Akropol'ünde inşa edilmiş. Antik Yunan'dan günümüze kalan yapılar arasında en iyi bilineni ve Yunan mimarisinin en büyük eseri olarak kabul ediliyormuş. Dış cephesinde kullanılan heykeltıraşlığın Yunan sanatının en yüksek noktası olduğu düşünülürmüş. Dünyanın en büyük kültürel abidelerinden biri olarak Partenon, Antik Yunan`ın ve Atina demokrasisinin de sembolüymüş.

Birçok Yunan tapınağı gibi Partenon da hazine olarak kullanılmış. M.S. 6. yüzyılda Parthenon Bakire Meryem`e adanan bir kiliseye çevrilmiş. Osmanlı Devleti`nin fethinden sonra 1456 yılında ise cami olarak kullanılmaya başlanmış. 1687`de ise Osmanlılar burayı cephanelik olarak kullanmaya başlamış. Onyedinci yy’da Venedik savaş topu tarafından vurulan Parthenon ciddi biçimde zarar görmüş.

Yunan isyanı sırasında Yunanlılar tarafından savunma amaçlı olarak da kullanılmış. 19. yüzyılda heykel parçaları Lord Elgin tarafından İngiltere`ye taşınmış ve şu anda Britanya Müzesi`nde sergilenmekteymiş. Bu eserlerin Yunanistan`a gönderilip gönderilmeyeceği halen tartışılmaktaymış. Biz de Bergama’dan Berlin’e kaçırılan Zeus tapınağını istiyoruz ama vermiyorlar, komşunun da bence şansı yok, giden gitmiş.

Tepeden Atina’yı seyretmek keyifli.

Akropolis’ten çıkıp antik şehrin çevresindeki Plaka’da dolanmaya başladık. Dar sokakları, hediyelik eşya dükkanları, güzel bakımlı evleri, basit ama şık lokantaları ile bana Sultanahmet’i hatırlattı.


Hediyelik eşya dükkanlarında satılan cinsi münasebet konulu muzur neşriatın çeşitliliği ilginçti. Söylemeden geçmeyeyim, önemli bir kısmı da eşcinsel ilişki betimliyordu. Ben de bir tanesinden 5 avroya tişört aldım.


Metaxa’nın ne olduğunu geçen sene öğrenmiştim. Kanyakmış. Plaka’da da ev yapımı kanyak satan bir dükkan vardı. Beni içeceklerden çok dükkanın dekorasyonu ilgilendirdi.

Bu kadar geldik ya geride bıraktıklarımız hasetinden çatlamasın diye hediyelik bir şeyler de almak gerekiyor elbette. Bir tanesine daldık biz de. İbrahim iyi para harcadı ama ben bir iki parça almakla yetindim. Genelde 300 Ispartalı filminin de etkisiyle Kral Leonidas ve savaşçılarının değişik boy ve materyalden yapılmış heykelleri vardı.

Plaka’dan çıkıp Syntagma Meydan’ına doğru yola koyulduk. Yol üzerinde Hard Rock Cafe vardı. Ben daha önce hiç bu cafe zincirine girmediğimden akşam uğramak istedim ama kara sular inen ayaklarım yürümeye isyan edince gelemedim.

Saat öğleni geçtiğinden hayat da biraz hareketlenmiş. Trafikte arabalar kadar motosikletler de vardı. Kask takmamaları dikkatimi çekti. Diğer Akdeniz ülkelerine benzer şekilde burada da takım elbiseleri ile işine giden kadın / erkek sürücüleri görmek mümkün. Sokaklar motosiklet kaynıyordu. Eh, aklın yolu bir…

Acıkınca bir fırından börek ve sandviç aldık, meydan parkındaki çimlere yayılıp karnımızı doyurduk. Biraz keyfedip sohbet ettik, tıpkı çevremizde çimlere yayılmış komşularımız gibi.

Syntagma Meydanı’ndan kalkan traktörleri çektiği romörklerle küçük Atina gezisi yapıyorlardı. Buna değer işte. Gidip büfeden biraları aldıktan sonra atladık romörke. Bir saat süren turda birçok turistik yerden geçiyorsunuz. Yürüyerek geçseniz de 2 saat sürer ama yanınızda Atina manzaraları akarken biranızı içmiyor olursunuz.



Bu da bizi gezdiren sevimli traktör.

Akşam’a kadar o sokak senin bu sokak benim deli danalar gibi dolandık, ayaklarımıza kara sular inmeye başlayınca Plaka yakınlarında bir yerlerde soluklanmak üzere geri döndük. Meydanda daha önce Kavala’da karşılaştığımız racing’li arkadaşlarla karşılaştık. Bize ballandıra ballandıra Mikanos’u anlattılar. Adaları görmeye karar veren Süleyman Ağabey ve Kemal ile böylece yollarımız ayrılmış oldu. Ben anakaranın batısına kadar gidecek sonra kuzeye yönelip İstanbul’a dönecek daha önce yaptığım plana uyacaktım.

İlerleyen saatlerde Plaka’nın arka sokaklarına gidip milletin eğlendiği mekanlara göz atmaya gittik. Türkiye’nin birçok şehrinde benzerini görebileceğimiz yan yana sıralanmış barlar ve üniversite öğrencisi ağırlıklı müşterileri vardı. Müzikler yerel değil vasat popüler müziklerdi.
Bir tanesini seçip bira ısmarladık. Bir süre sonra yukarıdaki fotoğrafta görülen cambaz gelip elindeki iplere asılı ateşleri çevirerek poi gösteri yaptı. Gösteriden sonra masaları dolanıp para istedi. İşte bu kısmı matraktı. Eskiden oyuncak bebekleri sıkınca “Biiiyp” diye bir düdük sesi çıkardı ya, işte onlardan bir tanesini almış ağzına konuşmadan düdüğü öttürerek para istiyordu. Bahşiş verirken fotoğraflarını da çektim.

Çektiğim fotoğrafları kendisine gönderip gönderemeyeceğimi sordu. Olumlu yanıt verince bir kağıda mail adresini yazdı, verirken ”Umarım sen de söz verip göndermeyenlerden olmazsın” dedi. Türkiye’ye dönünce göndermeyi denedim ama verdiği mail çalışmadı.

Ertesi sabah erken uyanıp yola koyuldum. Artık GPS’im olduğundan yol bulma konusunda kendimi daha güvende hissediyordum. Atina çıkışına kadar bütün benzinliklere baktım ama hepsi kapalıydı. Grev devam ediyordu. Depomda hala benzinim olduğundan fazla endişelenmeyip yola koyuldum. Nasılsa daha zamanım var benzin biterse de macera olur işte diye kendimi kandırdım.
Corint’e kadar devam ettim. Yol yer yer deniz kenarına inen keyifli bir yoldu. Burada Corint Kanalı’nı görecektim.

Kanala girmeden önce bitmek üzere olan benzini tamamlamak için benzinlik aradım. Birkaç yere sorduktan sonra çat pat İngilizce’yle bir yerler tarif ettiler. Anlaşamayınca GPS üzerinden bahsettikleri benzinliğ buldurup nokta atışı yaptım. Gerçekten de benzin veriliyormuş ama yarım saat sonra. Soyunup dökündükten sonra ben de diğerleri gibi sıra beklemeye başladım. Daha önce yaşamadığım bir tecrübeydi ama Yunan dostlarımız alışmış olsa gerek sakin sakin sıra bekliyorlardı. Sıra gelince “Full please” dedim ama olmadı, sınırlı miktarda benzin olduğundan sadece on litre verdiler. Sinir oldum ama yapacak bir şey yoktu. Tuvalete girdim ama nerede o bal dök yala Opet tuvaletleri. Hem çok pisti hem de ne tuvalet kağıdı ne de sabun vardı. Neyse ki bütün seyahatlerde yanımda ıslak mendil taşıdığımdan fazla sorun olmadı.

Bu yersiz moladan sonra GPS’in güzelliği ile bilumum köy yolundan geçerek Korint kanalına ulaştım. Kanal 1881 ile 1893 yılları arasında yapılmış. Uzunluğu yaklaşık 6,3 km; Korint Körfezi ile Saronik Körfezi´ni, yani Ege ile Adriyatik’i birbirine bağlıyormuş. Gemiler burayı kullanarak 400 km tasarruf ediyorlarmış.
Eskiden navigasyon teknolojisi gelişmediğinden, Mora Yarımadası´nın etrafından 400 km lik deniz yolu oldukça zor ve tehlikeli olması, bu kanalın ekonomik ve güvenlilik boyutunu oldukça artırmış. Navigasyon teknolojisinin ilerlemesi ile bu kanal her geçen gün taşıdığı önemi yitirmiş. İşte şimdilerde benim gibi buraya gelip güzel manzaraya karşı fotoğraf çekenler kanalı kullananlardan daha fazla.
Kısa moladan sonra Patras’a sürdüm. İçinde amaçsızca dolandıktan sonra uyuşan popomun sesine kulak verip “Coffe 1 euro” yazan kafede durdum. Çeşit türlü kahve, frappe vs vardı. Buzlu soğuk kahve ve çörek yedim. Bu arada kafe sahibiyle tanıştık, Türkiye’den geldiğimi öğrenince çok sevindi. Kaskımın kapanmayan ön camıyla uğraştığımı görünce gitti arkalardan aylan seti buldu yardım etmeye çalıştı. Yetmedi motokrosçu bir arkadaşını çağırdı, kaskı ellerine aldılar, ben kahvemi içerken tamirata giriştiler. Burada asıl amaçları kaskı tamir etmek değil bana orada olduğum için misafirperverlik göstermek olduğunun farkındaydım. Çok hoşuma gitti. Kaskı geri aldım, muhabbet olsun diye yolu ve Lefkada’yı sordum. Bu sefer de Lefkada’da yazlığı olan bir hanımefendiyi getirdi. O da sağolsun uzun uzun bana adayı anlattı. En güzel manzara ve plajın nerede olduğunu öğrenip yoluma devam ettim.

Yunanistan coğrafyası çok sayıda koy, girinti ve çıkıntıya sahip olmasından dolayı sahilden gitmek isterseniz bizim Ege kıyıları gibi çok yol tepmek gerekir. Bazı yerlerde ise birkaç yüz metre karşıdaki kıyıya ulaşmak için denizin etrafını saatlerce dolanmak gerekebilir. En iyi çözüm elbette köprü.

İşte bunlardan bir tanesi de Rion-Antirion Köprüsü. Korint boğazını boylu boyunca aşan bu köprü Dünya’nın en uzun kablolu asma köprüsüymüş. Uzunluğu 2880 metre olan köprü’nün yapımına doksanların ortalarında başlanmış, bitimi ve kullanıma açılması 2004’ü bulmuş. Köprü mühendislik harikalarından biri olarak kabul ediliyor.

Seyir halindeyken gördüğünüz fotoğrafları çekmeye çalıştım. Fotoğraflar güzel olmadığı gibi bu sırada objektif kapağımı da düşürdüm.
Bundan sonra fazla oyalanmadan devam etmem lazımdı. Hava kararmadan Lefkada’da olmalıydım. GPS’in tariflerine uyarak yola devam ettim. Bir ara yol bölündü ve ne haritada ne de GPS’te olan yeni bir otoban yolu ile bağlandı. Mecburen girdim ama navigasyonu da böylece kaybetmiş oldum. En azından hangi yöne gittiğimi bildiğimden otobandan çıkmadım. Otoban bittiğinde eski yola geri dönmüştüm ama GPS’in benim için hesapladığı yolları çoktan geçmiştim. Alet yeni bir rota çizdi. Biraz dolambaçlı göründü gözüme ama Lefkada merkezine 100 km’den biraz az kaldığından sorgusuz sualsiz daldım yola. İyi ki de dalmışım. Önce virajlı yollardan dağlara tepelere tırmandım. Yol üzerindeki tarlaları, küçük köyleri, bahçeleri izleyerek keyifle yol aldım. Giderek yolun genişliği azaldı. Yükseldikçe yerleşim de kalmadı yoldan geçen arabalar da bitti. Bu sırada biraz ürperdiğimi hatırlıyorum. Aklımdan zincir kopması lastik patlaması gibi insanı yolda, yani dağ başında biçare bırakabilecek senaryoları uzaklaştırmaya çalışıyordum. İçimden “Ulan GPS umarım bana oyun oynamazsın, bu yol bir yere bağlansın ne olur” diye geçiriyordum.
Neyse ki bir süre sonra küçücük bir dağ köyüne ulaştım. İşin en iyi tarafı girişte tek deposu bulunan kendi gibi küçük bir benzinliği vardı. Hemen yanaştım. Aheste adımlarla yanaşan amcaya “Full please” dedim, hiç itiraz etmeden depomu doldurdu. Öyle sevindim ki, elini öpesim geldi. Artık alışık olmadığım hareketlerdi bunlar.
Motoru çalıştırmadan hemen ilerideki bakkaldan içecek bir şeyler alıp dinlenmek üzere sandalyeye oturdum. Etrafta ben, odada tekrar kestirmeye uzanmış pompacı amca ve sürekli etrafı silen yaşlı bakkal teyze dışında kimse yoktu. Ne kuş ne börtü böcek sesi vardı. Sanki insanlar gibi bütün doğa da siestaya yatmıştı. Sabahtan beri yolda olan ve son yarım saattir stresten bunalan bünyem sonunda iflas etti. Ayakta duracak halim yoktu, gözlerimi açamıyordum, uyku böceği erken ısırmıştı anlaşılan. Motoru ilerideki gölgeye çekip yere uzandım, çantaları kilitledim, kafamın altına ceketimi katlayarak başımın altına yastık yaptım ve yere uzandım. Altımdaki taşlı beton zemin sanki kuştüyü yataktı, saniyeler içinde horlamaya başladım (Nereden mi biliyorum, kendi horlamama uyanıyorum da ondan). Sanırım köyde gürültü yapan bir ben vardım.

Yarım saat kadar uyuduktan sonra kendiliğimden kalktım. Etraf aynı bıraktığım gibi sanki terk edilmişti. Kendimi çok daha iyi hissediyordum. Hazırlanıp yola çıktım. Dağdan iniş başlamıştı, akşam serinliğinde kıvrıla kıvrıla iniyordum, karşımda uzanan Adriyatik Denizi’ne karşı gülümsedim, her şey çok güzeldi.
Bir saat kadar sahil kenarında motor kullandıktan sonra Lefkada merkeze ulaştım. Vasat bir kasabadan öte bir yer değildi. Asıl son durağım adanın 30 km güneyinde bir dağ köyü idi. “İyi yarım saatten az kaldı” deyip gazladım ama yolların yükselip alçalan kenarı uçuruma bakan virajlardan oluştuğunu bilmiyordum. Nitekim köye ulaştığımda bir saatten biraz fazla vakit geçmişti. Yol manzara dolu ve bir motorcu için bulunmaz nimetti ama sabahtan beri yolda olan ben tükenmiştim. Gözüme ilişen ilk pansiyona baktım. Tutmak üzereydim ama ilerideki barda bir yandan biralarını yudumlayıp bir yandan beni süzen insanlara yanaştım. “Burada kalınabilecek en ucuz ama en güzel yer neresidir?” diye sordum. Yüz metre ilerideki pansiyonu gösterdiler. Gerçekten de bir tepe üzerine kurulmuş pansiyonun Akdeniz’e bakan odalarının manzaraları harikaydı. Üstelik kocaman odada mutfak da vardı. Eşyaları attıktan sonra ilerideki bakkaldan bira ve atıştırmalık malzemeleri alıp gün batımını seyretmek ve yorgunluk atmak üzere balkondaki sandalyeye yayıldım.

Artık tatilin yayılma, uyuma, yeme, mayışma ve denize girme kısmına geçmeye hazırdım. Üç gece burada kalıp kafa dinleyecektim.

Güneş battıktan sonra kestirip dışarı çıktım. Pansiyonu bana tavsiye eden tavernaya gittim. Garson Türkiye’den geldiğimi plakadan anlamış, bana “Bacanak hoş geldin” dedi. Meğer Türkiye ziyaretinde onu böyle çağırıyorlarmış, o da şimdi bana bacanak diyormuş. Salata, uzo, ada salamı ve kalamar ısmarladım. Biraz Türkiye’den biraz Yunanistan’dan konuştuk. Atina’daki cankileri sordum, “Onlar hasta o yüzden polis müdahale etmiyor onlara. Hem böylece hepsi gözetim altında tutulabiliyor” dedi.
Karnımı doyurup odama döndüm. İki kanal çekiyordu. Birinde Gümüş isimli bir Türk dizisi vardı. Yunanca alt yazıyla Türkçe diziyi seyrettim, karmaşık ilişkiler silsilesinden hiçbir şey anlamadım.

Ertesi sabah uyanıp odada kahvaltımı yaptım. Motora atlayıp çam ormanının içinden kıvrılan yollardan aşağı inerek plaja gittim.

Yolun manzarası harikaydı. Kumsala ulaşmak için yaklaşık 800 basamaklı merdiveni inmek gerekiyor. İnerken sorun olmuyor ama dönüşte güneş çarpmış kafayla o yolu geri çıkmak çok zor geliyor.

Merdivenlerin başlangıcında plajın izlenebildiği güzel ve salaş bir kafe de vardı ama ben hiç oturmadım.

Plaj beyaz küçük taşlardan oluştuğundan kum yapışma derdi yoktu. Bütün gün boyunca plajda yayıldım, boş boş çevreye bakındım, denize girdim, bira içtim, kitap okudum; yani çoğunluğun tatilden anladığı şeyi yaptım. Yılın yorgunluğunu Akdeniz’in derinliklerine akıtıvermeye çalıştım.

Karşıya direk yüzsem Akdeniz’i çaprazlama geçerim. İleride hiç kara parçası yok. Açık denizde olduğumun bilinciyle açılmaya korktum. Zaten biraz yüzünce hemen derinleşiyor denizin rengi laciverte dönüyordu.

Güneşin altında sızdıktan sonra ayılmak için kumsal boyunca yürüyüşler yaptım. Sahilin uzunluğu iki km kadardı. Kenarlarda çıplak güneşlenenler yoğunluktaydı.


Akşamüstüne doğru pansiyona döndüm. Güneş batmasına yakın dün akşamki keyifli ritüeli tekrarladım. Bira, serine uzanmış ayaklar ve Akdeniz üzerinde kızıllarını eriten güneş.

Bu sefer güneşin fotoğraflarını da çektim. Güzel oldular. Bakın…




Akşam yemeği için tepenin üzerindeki diğer tavernaya gittim. Siparişi almaya gelen Ağabey üzerinde taze kıyılmış maydanoz ve kızartma yağı sıçramış bir tişört giyiyordu. Yunanca tınıyan bir İngilizcesi ile zar zor anlaştık. Bana Ayvalık’ta Rum asıllı Hüsnü Usta’nın salaş meyhanesini hatırlattı.
Uzo,salata ve karışık deniz mahsulleri tabağı istedim. “Uzo’yu nasıl istersin , bardakta mı yoksa…” derken “Yok küçük şişede” dedim. Biraz şaşırdı sonra da nereli olduğumu sordu. Türkiye’den olduğumu öğrenince “Sordum çünkü ancak Yunan’lar küçük şişe isterler, turistler bardak alır. Siz de bizim gibi içiyorsunuz demek ki” dedi. Bundan sonrası izzeti ikram, masama oturma, ekonomiden dertlenme, deniz mahsullerini anlatma gibi muhabbetlerle geçti. Masadan kalkarken yanaklarımdan öpüp sarıldı. Hesabı hatırlamıyorum ama çok makuldü.
Ertesi gün de bundan farklı geçmedi. Tek kötü yanı geri dönüş yoluna başlayacak olmamdı.
Dönüş için yarı dolu depomla yola çıktığımda biraz endişeliydim çünkü grev hala devam ediyordu. Muhtelif istasyonlarda durdum ama hepsi kapalıydı. Uzun süre sonra moralim iyice bozulmuştu ki açık bir Shell buldum. İçeri girdim “Kapalıyız” dediler. “Biliyorum ama benim İstanbul’a dönmem gerekiyor biraz verseniz” diye ısrar edince kurduğum cümlede en çok İstanbul kısmından etkilendiklerini fark ettim. Kabul edip 10 litre verdiler. Gün içinde de benzer şekilde cümlemin içinde “İstanbul”u geçirerek üçer beşer litre benzin koparak yola devam ettim. Bu durum bana zaman ve enerji kaybına neden oldu. Yoksa yol üzerinde olan Meteora’yı da görme planı yapmıştım.
Nitekim sabahtan akşama kadar Yunanistan anakarasını sıkıcı otobandan çaprazlamasına geçerek akşam Türkiye’ye giriş yaptım. Duty Free’de yan çantalardan birini Uzo ile doldurdum. İstanbul’a varırım diye kendimi gaza getirdim ama maalesef ülkemdeki yol kalitesi ve güvenliğini hesaba katmamıştım. Trafikten ve bozuk asfalttan azalmış olan enerjimi çabuk tükettim. Üzerine yan çanta kapağım da sallantıdan kaybolunca gardım düştü, Keşan da durdum ve yol kenarında bir otele yerleştim. Fena da olmadı, akşam festival varmış. Ana caddelerden birini trafiğe kapatmışlar. Gece pazarına dönmüş ortalık. İşporta tezgahları, dönerciler, mısırcılar, pamuk helvacılar, çerezciler vs…Yolun sonunda da Muazzez Abacı’nın konseri vardı, biraz izledim. Kalabalığın içinde kayboldum. Ülkeme giriş yaptığım ikinci saatinde enerjinin, hareketin ve yaşamın içinde buldum kendimi. Eğlenceler gece yarısına kadar sürdü. Yunanistan’da bulunduğum süre içinde bu hareketin onda birine bile rastlamamıştım. Yüzüm güldü.
Ertesi sabah uyanıp birkaç saat içinde evime ulaştım. Bir yan çanta kapağı eksik, aklım yarı boş ama hüzün doluydum, aklımda şu cümle dönüyordu “ Seyahate en çok ihtiyacı olan seyahatten dönen kişidir”
Yunanistan’dan aklımda tatilin rahatlığı ya da motorculuk adına anlatılacak maceralar değil, Michalis’in izzeti ikramı, tanımadığım barmenin Türk olduğumuzu duyunca ısmarladığı içkiler, Lefkada’da şefin kucaklaşması kaldı.
Yunanistan’dan geriye yüreğimde sıcacık bir dokunuş vardı.






20 yorum:

_nisya_ dedi ki...

devami bekleniyor!

Gökhan dedi ki...

Demek hala okuyan birileri var, sevindim.

Adsız dedi ki...

bekliyoruz :)

Adsız dedi ki...

Var tabi ki,motorsiklet tutkunu değilim ama yazılarınızı okurken büyük bir keyif alıyorum

Devamını merakla bekliyorum Gökhan Bey,

Sağlıcakla kalın,

ssbb dedi ki...

Ben de Platamonas'ta kalmıştım :)
Devamını heyecanla bekliyoruz

Adsız dedi ki...

merakla....

ayla ergul dedi ki...

güzel gezi ve anlatım..gezmesi kolay ama bunu güzel ve akıcı yazıya dökmesi ciddi emek istiyor. tebrikler. devamını bekliyorum.

Adsız dedi ki...

tabii ki okuyan birileri var, yazinin devamini bekliyoruz.

Tekin dedi ki...

Merhaba , blogunuzu Yunanistan geziniz üzerine yazmışınız fakat , içlerinde bi fotoğraf kuzey kıbrısda bulunan eski rum mafya liderine ait Mavi Köşk , yazılarınıza baktım fakat kktc ile ilgili bi bölüm göremedim sadece izmirdeki kıbrıs şehitliğinden bahsetmişsiniz , acaba gittiğiniz yer güney kıbrıs rum kesimimi ?

Gökhan dedi ki...

Tekin Bey,
Gerçekten de o resim KKTC'de Mavi Köşk'ün tavernasıydı. İki yazıyı aynı anda yazarken (Kıbrıs henüz bitmedi) karıştırıp bu resmi koymuşum. Sonradan fark etsem de bakalım ne olacak diye dokunmadım.
Sonunda olan oldu. Sizi dikkatiniz ve uyarınız için tebrik ve teşekür ediyorum, blogu böyle birinin okumasından mutluluk duyduğumu ifade etmek istiyorum.
Mesleğinizi öğrenebilir miyim? Önce tahmin edeyim, dedektif?

Adsız dedi ki...

Gokhan Bey lens tipinizin ne oldugunu ogrenebilir miyim?

Gökhan dedi ki...

Elbette,
Kamera Canon Eos 400 D
1) 50 mm f:1,8
2)Sigma 10-20 f'ini unuttum, 2.8 olabilir.
3)Tamron 18-250 f:3.5

Adsız dedi ki...

Anlattığınız sıcakkanlılıktan çok etkilendim nedense yunanlıların, türklere soğuk olduğunu düşünmüşümdür, doğru değilmiş demek!?
Güzel bir gezi olmuş ağzınıza ayağınıza sağlık!

Bora bey! Bora beyy! sizinde bazı gezileriniz yarım tamamlayın lütfen :) bknz. tayland koh samui-kohphangan
bloğunada no bıraktık her yerden taciz ediyoruz :D
Sedef

Gökhan dedi ki...

İLetiniz Bora Bey'e titizlikle ulaştırılmıştır.

meral dedi ki...

Doğal ve muzip yazı dilinizle çok eğlenceli kılmışsınız gezi yazınızı...Domuz doyuran porsiyon,dımtıslı müzikler:))Çok samimi bir dosttan dinliyor hissine kapılıyor insan okurken... çok keyifli.

Gökhan dedi ki...

Teşekkür ederim, demek hala keyifle okuyan varmış. Dikkatli bir okuyucu olduğunuz belli.

Serdar Çağlar dedi ki...

Hacım samimisin, okutuyorsun bu uzun yazıları.
Bu arada sen yunan ekonomik krizi hakkında ne düşünüyorsun. Baya bilgi vermişler bu konu hakkında sana:d

Mehmet Kutay dedi ki...

Çok güzel bir paylaşım ve raporlama iş ciddi emek istiyor.

2013 Kurban bayramı 5 motor Kapıkule giriş, Kavala-Selanik-Meteora-Delphi-Atina-Midilli-Ayvalık üzerinden döndük.

Motosikletçiler için cennet. Yollar güzel, motorsikletçiye saygı var.
Meteoraya gidememiş olmana üzüldüm, kesinlikle görülmesi gereken bir yer.
Senin yaşadıklarını aynen biz de yaşadık.
Bizden farklı değiller. Beraber sirtaki yaptık. Bazen Türkçe, bazen Yunanca şarkılar söyledik.
Pekçok yerde bize uzo, meze vs gönderdiler. Sarıldık. Dertleştik.
Yemeklerimiz haricinde esas benzeyen yanımızın kültür ve karakterlerimiz olduğunu gördüm.

Güzel fotolar ve keyifli rapor için tekrar teşekkür.
Mehmet Kutay

ahmet dagdelen dedi ki...

1989 yılında ıtalyan sırkıyle yunanıstana gıtmıstım ben sırkte çalısıyordum ve 1 sene yunanıstanda sırkle beraber yunanıstanın her yerını gezdım bence dunyanın en guzel yerı yunanıstan ınsanları da çok ıyıler herkese tavsıye ederım ımkanı olan mutlaka gıtsın cok huzur verıcı bır ulke bır okadar nostaljı allahın sevdığı bır ülke orası yoksa bu kadar guzel yaratmazdı

Adsız dedi ki...

Yunanistana motorla gitme planlarım vardı, vassiliki, sotirios ve alexander'ı ziyaret edecektim, ama hep üşeniyordum. Hah işte bu yazı fikrimi netleştirmemi sağladı. teşekkür ederim. Bu yaz oradayım :)