1 Nisan 2008 Salı

DARA

DARA

Pazar sabahı erkenden saat yediyi çeyrek geçe kalktık. Halbuki önceki gece ikiye kadar muhabbet edip rakı içmiştik. Uyandıktan sonra daha erken yahu deyip biraz daha uyumaya çalıştım ama bir an önce yola çıkma arzusuna yenilip kalktım. Kars’tan gelen (bkz. Kars- Sarıkamış) eski kaşar, süt kokan tereyağı ve petek balı eşliğinde karnımızı doyurup hazırlandık. Hasan’ın kaskına scala rider’ın diğer bluetooth cihazını monte ettik. İlk kez deneyeceğiz ikinci cihazı. Saat dokuz buçuk gibi yola çıktık. Hazırlanmanın iki buçuk saat sürmesinde Kızıltepe’nin sürekli kesilen elektriklerinin de katkısı oldu.
Motorları çalıştırıp rüzgar başlayınca kulaklıklar da çalışmaya başladı. 30 metreye kadar olan mesafede durmaya ve kaskı açmaya gerek kalmadan diğer motosikletle konuşmak harika birşey. Tabi burada motosiklet işinin özünde biraz yalnızlık yattığı söylenebilir. Dolayısıyla başkasıyla arabada gider gibi muhabbet etmek işin doğasını bozar gibi endişeler olabilir. Ancak kullanımda öyle olmuyor, daha çok yolu planlarken kullanıyorsunuz. Konuşurken arkadan daimi bir rüzgar sesi geldiğinden uzun süreli muhabbet çok konforlu değil. İşaretlerle anlaşmaya çalışmaktan daha anlaşılır ve güvenli olduğu kesin. Ek olarak bluetooth’lu telefon var ise telefonla konuşmak, gps navigasyonunu sesli olarak almak ve uzun yollarda müzik dinlemek mümkün. Ben çok memnun kaldım.
Hedefimiz Dara. Bugünkü adıyla Oğuz Köyü. Kızıltepe’den 35, Mardin’den 30 km uzaklıkta.

Nusaybinle Mardin arasında eski bir medeniyetlerin kalıntıları üzerinde yaklaşık 500 haneli bir köy. Yol tahminimden çok daha iyi. Tertemiz çift şeritli asfalt belli ki yeni yapılmış. Dara’ya sapan yol yine iki şeritli daha dar bir yol. Yemyeşil olmuş buğday tarlalarının arasından ilerliyoruz. Yol boyunca yırtıcı kuşların tarlalar üzerinde gezintilerini ve pikelerini izliyorum. Bahar tam gelmediğinden olsa gerek böcükler daha yeni yeni uyanıyorlar metamorfozlarından. Bunu kasın vizörüne çarpan böcük sayısının azlığından anlıyorum. Açıyorum kaskı rüzgarın yüzümü okşamasına izin veriyorum. Derin derin soluyorum taze ve serin havayı. Yol boyunca çobanlara, çocuklara ve diğer motorcu kardeşlerimize selam vererek ilerliyoruz. Özellikle çocuklar biz yaklaşırken hazırola geçip asker selamı veriyorlar. Bizi asker ya da polis filan mı sanıyorlar acaba? Umarım yaşadığımız bu yörenin insanı da çocukları gibi düşünmüyordur.
İlk durağımız Dara’ya gelmeden bir kaç km gerideki taş ocakları. Biraz sonra göreceğimiz muhteşem yapılar işte buradan kesilen taşlar ile yapılmış. Sanki başka bir gezegende yürüyor gibiyiz
Taşların üzeri çimenle kaplı. Dayanmayıp Hasan’ın kullandığı kros motora atlayıp tepelere tırmanıyorum. Biraz tatlı su krosçuluğu yaptıktan sonra Dara’ya gidiyoruz. Köyün girişinde mağaralar ve kaya mezarları var. Biz gezimize en tepedeki su sarnıçlarından başlayacağız. Köyün içinden yukarı ilerliyoruz. Gençler ve çocuklar meraklı gözlerle izliyorlar geçişimizi. Kimisi arkamızdan geliyor koşar adımlarla. Gelen bu turistler eşittir rehberlik hizmetleri karşılığında alacakları harçlıkları demek çünkü.
Su sarnıçlarının hemen yanındaki yamaçta Ahmet Aslan’ın püfür püfür esen derme çatma kahvehanesi var. Köylülerin bir kısmı okey oynuyor bir kısmı da çay içip muhabbet ediyor.
Gelişimiz yokuş yukarı tırmanan motorlar nedeniyle biraz gürültülü oldu. Köylülere yaklaşıp selamün aleyküm aleyküm selamlaşıyoruz. Buraların bu sıcaklığını seviyorum. Bacak bacak üstüne atılan ayaklar iniyor, herkes aleyküm selamını veriyor, tokalaşmaya gelenler oluyor, yüzler gülüyor. Nereden geliyorsunuz, ne iş yaparsınız, motorlar kaç basıyo, kaç para gibi cevaplamaya alıştığımız ama bıkmadığımız soruları cevaplıyoruz önce. Ahmet Aslan kısa sohbetimizde buranın köyün en iyi esen yeri olduğunu ve sarnıçların diğer tarafında açılan kahvenin kendisine rakip olamayacağını anlatıyor. Dışarıdaki masa ve sandalyeler dışında kahvenin bir de iç mekanı var.

Burası bir mağara, karşı duvarda sarnıçların duvara oyulmuş planları var.
Olasılıkla burası eskiden şehrin imar binası imiş.
Yer gelmişken Dara ile ilgili biraz bilgi vereyim: Bu köy Mardin ile Nusaybin’in tam ortasına ikisine de 30 km uzaklıkta ipek yolu üzerinde antik bir yerleşim alanı. Mezopotamya’nın Efes’i olarak da adı geçiyor. Halen yaşamakta olan köy koca bir antik şehrin üzerine kurulu. 1500 yıllık sarnıçlarda koşuşan çocuklar, tarihi taşların yeniden kullanılmasıyla yapılmış derme çatma taş evlerden gelen sesler, tarihi köprüden geçen köylü kadınlar, agora’nın kenarında çapa yapan poşi’li amcalar görmek mümkün.
Dara antik kenti Prof.Dr.Metin Ahunbay tarafından araştırılmış ve “Mardin, Taşın Belleği” isimli kitabında da yayınlanmış. Prof.Dr.Metin Ahunbay bu kentin Roma imparatoru Anastasius tarafından kurulduğunu ileri sürmüş.
Yine de Dara’nın ne zaman kurulduğu kesinlik kazanamamış. Bununla beraber bazı arkeolojik kaynaklar Ahamanişlerin kralı Darxis (Darius, Daraxis ve Dariyhusis diyenlerde var) tarafından MÖ.530–570 yıllarında kurulduğundan söz etmekteymiş. Bu antik yerleşim Persler ile Romalılar arasında sürekli el değiştirmiş, MS. VII. yüzyılda Arap istilasına uğramış, daha sonra da yerel beylikler tarafından yönetilmiş. XV-XVI. yüzyıllarda çevresindeki diğer yerleşim alanları ile birlikte Osmanlıların eline geçmiş.
Sarnıçlar nispeten iyi durumda. İçinden suların aktığı dönemde su buraya dağlardan gelen kanallar yoluyla ulaştırılıyormuş.
Sularımızı içip bir kaç fotoğraf çektikten sonra sarnıçlardan ayrılıp köyün içine doğru yol alıyoruz. Meydanda turist getirdiği belli olan bir otobüs park etmiş. Biz de o yöne ilerliyoruz bakalım ne var diye. Geldiğimiz yer köylülerin zindan ismini verdikleri bir yer. İşte burası Dara’nın en etkileyici yapılarından biri. Motorları park edip “gönüllü” rehberimiz Abdüllatif’in peşine takılıyoruz.
Dışarıdan bakınca insan içerde ne olduğunu pek anlamıyor. Tek katlı küçük bir taş yapı ve ortasında içeri giren küçük bir kapısı var.


Sağ üst köşesinde de halen içinde köylülerin yaşadığı sonradan eklenmiş bir ev var. İlk bakışta evin altında olduğuna göre herhalde bir ahır diye düşünülebilir. Kapıdan içeri girince her iki tarafınızda uzanan tüneller karşılıyor sizi. İçerideki sıcaklık dışarıdan en az 9-10 derece daha düşük. Soldaki tünel yaklaşık 30 metre aşağı inen merdivenlere açılıyor.
İşte asıl manzara bu merdivenlerin başında kendini gösteriyor. İstanbul’daki Yerebatan Sarnıcı’na benziyor. Biraz daha küçük, medussa başı yok ve içi su dolu değil. Nemden yosun tutmuş kaygan merdivenlerden dikkatle aşağı ilerliyoruz. Neyse ki yapıyı duvarlara astıkları ampullerle aydınlatmışlar. Rehberimiz Abdüllatif bazen elektriklerin kesildiğini söyledi.
Rehberimizin anlattığına göre burası eskiden askeri bir karargah ya da toplantı mekanı olarak kullanılıyormuş. Kesme taştan yapılmış 30 yüksekliteki bu sütünların kenarında insan kendini küçülmüş hissediyor. Ampullerin yerine meşaleler koyup çevredeki insanların da kıyafetlerini değiştirseniz pekala kendinizi Doğu Roma’ya saldırmaya hazırlanan bir Pers kumandan sanabilirsiniz. Tavanda bir güneş saati var. Ancak ışığın girdiği yerde şu an bir ev konuşlanmış olduğu için kullanılamaz durumda.
Bir yıl öncesine kadar buranın üçte biri hala toprakla doluymuş. Prof.Dr.Metin Ahunbay diğer antik yerler gibi buranın da gün yüzüne çıkarılmasında ciddi emek sarf etmiş. Ellerine sağlık.
Aslında bu köydeki pek çok evin altında buna benzer yapılar varmış ama büyük çoğunluğu toprakla doluymuş. Neden keşfedilmiyorlar diye düşünürseniz istisna da olsa şöyle bir örnek verebilirim. Agora’nın hemen bitişiğindeki tarlayı arkeologlar iyi bir paraya satın almak istemişler ama sahibi olan köylü vermemiş. Ekin ekmeye devam etmiş. Bizim rehber bunu şöyle de açıkladı. Yıllarca köylüler burada hazine aramışlar, bildiği kadarıyla ufak tefek de olsa bir şeyler bulanlar olmuş. Belki de diyor kendi kazacak gizli gizli hazine arayacak ondan satmıyor. Hazine bulma ihtimali yok da değil sanki. Mesela yolda yürüken Abdüllatif elindeki üç sikkeyi bize gösterdi. Kazılar sonrasında mağaraların önünde bulduğunu söyledi. Diğer çocuklarda da benzerleri varmış. Mantığı devam ettirirsek çocuklarda sikkeler varsa babalarında neler vardır diye düşünmek gerekir mi? Sikkeleri inceleyip yolumuza devam ettik.



Eve döndüğümüzde Hasan bana sikkeleri 5-10 YTL’ye sattıklarını söyledi. Üzülsem mi sevinsem mi bilemedim? Neyse... (Bu yazıyı yazdıktan birkaç hafta sonra öğrendim ki çocukların satmaya çalıştıkları sikkeler uydurmaymış. Köylüler ürettikleri kurşun plakalar toprağa gömüyor bir iki yıl sonra da çıkarıyorlarmış. Toprakta eskiymiş gibi çıkan plakaları da gelen turistlere sikke diye kakalıyorlarmış. İyi ki almamışım ben de, demek ahlaklı davranış nadiren de olsa kazandırabiliyormuş. Bizim arkadaşlardan biri bu şekilde bir tane alıp gümüş yüzüğe yerleştirmiş. Bir süre sonra berbat bir görünüm alan uyduruk kurşun plaka yüzüğü kullanılamaz hale getirmiş.)
Burası zindanın dıştan görünüşü, köşedeki taş evde eski taşlardan yapılmış olan ve içerdeki güneş saatini kapatan bina.
Sonraki istikamet biraz ilerde çarşı, yani agora’nın bulunduğu alan. Yolda yerli - yabancı karışık bir turist grubu ile karşılaşıyoruz. Yanında tripod taşıyanlar var. Çocukların söylediğine göre sabah sekizden beri geziyorlarmış.
Eski taş yolun üzerinde yürürken rehberimiz yolun kenarında bulunan eski dükkanların harabelerini anlatıyor. Bu yolun en ilginç yanı bence girişteki taşın üzerinde yer alan fosiller.
Bu coğrafyada üzerinde deniz kabukları bulunan binlerce yıllık bir taş görmek hayret verici. Bir zamanlar burada deniz olduğunu düşünmek insanın hayal gücünü zorlayan bir tecrübe.
Agora şehrin güney kapısı ile sonlanıyor. 50 metre uzağında da halen kullanılan taş köprü var.
Rehberimizle helalleşip 5 YTL bahşiş bırakıyoruz. Gerek yok filan diyor ama yan cebime koy hesabı hemen alıyor bahşişi. Olsun direk paraya atlamasından çok daha iyi bir yöntem. Üstelik insanları turizme yönlendirmenin ve özendirmenin iyi bir ön adımı. Bu sayede belki çevrelerindeki kültür miraslarını daha özverili korurlar.
Köyün yukarı mahellesine gitmek üzere motorlara atlayıp, taş evlerin arasındaki daracık sokaklarda yavaşça ilerliyoruz. Kıyafetlerimizi rehberimizin arkadaşı olan delikanlıya evine bıraktık. Rüzgarı ve çevreyi daha iyi hissederek ilerliyoruz. Tepede gördüğümüz türbeye doğru yol olmayan çimen-taş karışımı bir alandan ilerliyoruz. Çok zevkli.
İlerden bir köpeğin varlığımızdan hoşnut olmayan havlamalarını işitince fazla kalmadan girişteki mağaraları görmek üzere geri dönüyoruz.




Dönerken gözüme benim motorun işini iyi yaptığını gösteren bu kare takılıyor. Yol olmadan da seni istediğin yere götüren bir taşıtın artistik pozu.
Delikanlılar bizim kıyafetleri köyün meydanına çıkarmışlar bizi bekliyorlardı. Bluetooth kulaklıklar çok güzel dedi biri arada. Baktım montun kollarındaki fermuarlar filan hep açık. Elemanlar bizim ekipmanı iyice bir denemişler anlaşılan. Sonra Hasan montunu sorunca biri üstünden çıkarıp verdi. Başkalarına eşya bırakınca işte böyle ortalık malı olur. Olsun zararı yok.
Mağaralara sürdük. Açıkçası sanki ay üssü alfa kalıntılarıyla karşılaşacağımı düşünmemiştim. Burası sanki başka bir gezegen gibi.
Daha geçen yaz buraları yeni kazmışlar. büyük kısmı toprağa gömülüymüş. Girişte yer alan mağaralardan bir kısmı da hala çamur ile dolu. Kim bilir içinde ne var. Hazine?

Dimdik taş duvarların hem alt kısmında hem de tabanda daracık girişleri olan onlarca mağara var. Büyük kısmı kaya mezarları. Mağaraların girişlerinde değişik semboller yer alıyor. Anlamlarını bilmiyorum. Yanımızda bizi aydınlatan çocuk rehberimiz (adını unuttum) bize yardımcı oluyor. Örneğin nispeten yüksekte olan bir mağaranın girşinde yer alan üçgeni gösterek burası okçunun eviymiş o üçgen de ok başını temsil ediyor diyor. Bir de burası yüksekte olduğu için girişi okla kontrol ediyormuş filan diyor ama bana pek inandırıcı gelmedi açıkçası. Bunlar mezar değil miydi? Mezardan kalkıp ok mu atacak adam? Yaptığım internet taramasında da bu mağaralar hakkında fazla bilgi yok malesef. Eh bir çoğu daha yeni gün ışığına çıkmış. Bana öyle geliyor ki mezarlardaki çamur ve toprak bir an önce çıkarılmazsa içindekiler (eğer değerli birşey varsa tabi) en kısa zamanda talan edilecek.
Rehberlerimiz bize duvarlarda taşlara kazınmış yazıları gösteriyorlar ancak ne yazdığını bilmiyoruz.





En dipte büyük bir mağara var.
Eskiden hastane ya da ibadethane olarak kullanıldığı düşünülüyormuş. İçerisi oldukça büyük, eskimiş merdivenler ikinci katına çıkıyor.
Girişinde yer alan soldaki taş oymasında göğe yükselen melek, ona uzanan yardım isteyen eller ve kurukafalar var.
Bu kapı ortaya çıkarılırken hızını alamayan iş makinesinin kırdığı kesme taşa oyulumuş eserler yerde yatıyor.
Biraz ilerideki mağarada duvarlarda haçlar ve taşa oyulmuş yazılar ve Hz. Süleyman’ın sembolü olan altı köşeli yıldızı var. Belli ki bu topraklar Hristiyan, Yahudi ve Müslümanların aşadığı yerler olmuş.
Koca bir antik kentin üzerine kurulmuş bir köy mü desem, bir köyün altında yatan koca bir antik kent mi? Biraz ödenek biraz destek ya da başka her ne gerekiyorsa o işte, buranın mezopotamya’nın Efes’i olmasını sağlayacak bir şeyler umarım yapılır. Kulağa geyik muhabbeti gibi geliyor ama bu toprakların altında galiba gerçekten tarih yatıyor. Ah bir de kullanabilsek, biraz nakite çevirebilsek!
Hava biraz kapamaya başladı, dönüş yoluna çıktık. Mardin’in içinden geçiptepeden döne döne aşağı indik. Mardin’e ilk geldiğim gün bu dönemeçten inerken karşı dağın yamacındaki taş ocağı dikkatimi çekmiştir. Açtıklara gediklere ulaşmak için yapılmış bir sürü toprak eğimli yol vardı. Bir gün burada sürmem gerek diye düşünmüştüm. İşte o gün bu günmüş. Her tarafımız toz toprak içinde kalana kadar çocuklar gibi oynadık Hasan’la. Oyunların en favorisi dik toprak yokuştan inip çıkmak oldu.
Hava iyiden iyiye kapamaya başladığında biz de yorulmuştuk. Kızıltepe’ye dönüş yoluna başladık. Yol çok sakin olduğundan uzun süre yan yana sürdük. Giden motosikleti yakından seyretmek güzel oluyor.
Zamanlamamız mükemmeldi. Şehre girmeye bir km kala kaskın vizörüne ve fileli montumdan geçip koluma bir kaç yağmur damlası düştü. Nedense bu beni çok sevindirdi. Serin ıslak damlaları vücudumda hissetmeye bayıldım. Harika bir günün finaline çiseleyen yağmur da katılınca sevinçten bağırdığımı hatırlıyorum.




























3 yorum:

nivthum dedi ki...

sahiden inanilmaz yerler, burda kücük ülke avusturya`da pek birsey yok, olanlar da bedava bakmaya degmeyecek cinsten, süsleyip püsleyip girislerden 10-20 euro bilet kesiyorlar, güzel anlatimina ekledigin bu fotograflara bakinca insan var olanlara hem sasiriyor hem de ooof of cekiyor.

Gökhan dedi ki...

Yazıyı beğenmenize sevindim. Demek oralardan buraya "Ooof of!" gönderdiniz. Geçen gün de ben "Ğurz" (http://gokhanucar.blogspot.com/2008/05/urz.html) yazısında İzmir'e oflarımı göndermiştim. "Of" iyidir, insanın gidesini getirir. Sevgiler

Adsız dedi ki...

Biraz önce buradan geldim.
Dehşet güzel. Sizin kadar detaylı gezemedim tabii ama ne olduğunu anlamama yetti.
Gerçekten koca bir kent yatıyor o köyün altında.