21 Nisan 2007 Cumartesi

MALATYA VE ÇEVRESİ-MOTOR GÜNLERİ 1


Bu arkadaş 200 cc’lik bir Pioneer. Kendisi her ne kadar büyük çaplı bir bisiklet gibi görünse de“naked bike” kategorisinde olup performansı oldukça iyidir.


Sahibinin motosiklet-bisiklet tamiri yaptığı bir dükkanı var. Daha iyi yola tutunması için motorunun önünü 10 cm kadar indirmiş. Onlar bu basit işleme “modifiye ettik” demeyi daha çok seviyorlar.

Şimdi merak edilebilir nerden buldun bunu diye. Önce “arayan bulur” deyip sonra açıklayayım: Arabayla orduevindeki odama dönerken motor tamiri yapan bir dükkan gördüm. Sahibini buldum,
“Malatya’da motor kiralayacak yer yok di mi usta?” İle lafa girdim. Oradan buradan konuşurken laf aralarına İzmir’de A2 ehliyetim motoru olduğunu, askerlik yaptığımı, doktor olduğumu sokuşturdum. Belli ki binecek motor arıyorum, adamcağız da dayanamayıp “Al benim motora bin istersen hocam” deyiverdi. Ücret konusunda da “Annaşırız, önemli değil” dedi. Takip eden 2 pazar da yukarda görülen arkadaşla bayağı bir gezdik. Kira bedeli olarak tam günü 20 ytl, yarım gün 10 ytl verdim, sudan ucuz. Bu yazının amacı da beni yolda bırakmadan ve hiç üzmeden gezime eşlik eden hakikatli arkadaşımla çektiğimiz fotoğrafları sizinle paylaşmak, buraları biraz anlatmak.


İlk pazar Malatya’ya 8 km uzaklıkta olan Battalgazi ilçesini gezdim. İlçe ayrıca Eski Malatya ya da Eski Şehir olarak da biliniyor. Aslında 1800’lerden önce Malatya denince akla burası geliyormuş. Tarihte değişik isimler söylene gelmiş. İlk olarak Hititler “meyve bahçesi” anlamına gelen “Maldiye” adını vermiş. Tabi uygarlıklar değiştikçe isimde değişiklik göstermiş:”Maldiya”, ”Melitea”,”Melid”,”Melide”, ”Meliddu”, ”Melita”, “Melitene” ve en son olarak müslüman araplar tarafından “Malatiye” denmiş.
Şu anda Malatya’nın yerleştiği yerin ismi ise Aspuzu imiş. 1824’te doğu ordusu komutanı Hafız Paşa karargahını Harput’tan buraya taşıyınca, insanlar ordunun yaptığı tahribattan dolayı Aspuzu’na (şimdiki Malatya) ve Yeşilyurt’a taşınmış, Battalgazi’yi terk etmişler. Yıllarca bu kent hayalet şehir olarak kalmış. Aradığım kaynaklarda ordu gelince neden halkın buradan kaçtığına ya da ordunun neden tahribat yaptığına dair herhangi bir ipucu bulamadım. Ancak fikir yürütmelerimiz sırasında bazı asteğmen arkadaşlar “Abazan askerler karıya kıza sarkmıştır, halk da kaçmıştır” deyip güldüler.

Takip eden resimleri daha önce çekmiştim ama hazır anlatmaya başlamışken koyuverdim.

Aşağıda görülen Ulu Cami. 1224 yılında Alaaddin Keykubat tarafından yaptırılmış. Bundan 5-10 öncesine kadar zemini toprak doluymuş ve ağıl olarak kullanılıyormuş. Sonradan belediyenin turizmin potansiyelini görmesiyle birlikte tüm kasabada başlattığı seferberlikle birlikte burası da restore edilmiş.


Caminin çevresi de kırık dökük harabelerle dolu, çoğunun ne olduğunu anlamak bile çok zor.



İlk gördüğümde restorasyonun başarısızlığına pek sinirlendim, çünkü neredeyse her yer yeni gibi. Hele bir de tarihi esere yapılan şu alüminyum doğrama aynalı camlar yok mu? “Ne yapalım her şey bütçeye göre oluyor” diyorlar. Başı boş bırakılmasından iyi tabi ki ama gören hiç kimse bu bina 800 yıllık demez, bütün ruhunu almışlar bence. Üzerinde o dönemden kalma çiniler varmış ama yıllar önce pek çoğu çalınmış. Şimdi sadece kırık dökük birkaç tane var duvarlarda.



Özra buraya geldiğinde onunla da gitmiştik. Bu sefer bize ilk gittiğimde kapalı olan arka tarafı da açtılar. Sütunların arkasından şebeklik yapmayı da ihmal etmedik.



Bunun dışında kasaba da rehber kitaplarda yazdığı gibi pek çok tarihi eser (camiler, kümbetler kuleler vs) görmek mümkün. Belediyenin çabalarını da takdir etmeden geçmemek lazım. Her eserin başında gerektiği kadar açıklamalı sarı tabela ve diğer eserleri gösteren bir harita var.





Diyelim ki elde rehber broşür yok, belediyenin haritalarını da bulamadınız. Olsun hiç sorun değil. Çocuklar var. Urfa, Harran, Hasankeyf ve diğer doğu illerindeki turistik mekanlardakinin aynısı çocuklar. Bir mekanı uzaktan şöyle bir süzmek çevrenize 5-6 çocuğun doluşması ve mekan hakkında hep bir ağızdan ezberlenmiş bilgileri sıralaması için yeterli. İlk önce sevimli gibi gelse de bu durum bir süre sonra çok can sıkıcı olabiliyor. Pek çok velete “tamam çocuklar susun artık aaa, kafam şişti” dediğimi hatırlıyorum. İlla ki dolaştıracaklar seni. Olmaz diyosun ama peşinden de ayrılmıyorlar. Üstelik biraz da arsızlaşmışlar, hemen para istiyorlar. Hele iki kardeş var ki, onların iki tane olduğunu anlayana kadar çıldırdığımı düşünmeye başlamıştım. Nereye gitsem (ki arabayla gidiyorum, yani yayalar bana yetişemez) aynı ağzından tükürükler saçarak ezbere konuşan kafa şişiren ve susmasını istemenize rağmen susmayan velet karşıma çıkıyor. Kabus gibi. Meğer birbirine çok benzeyen iki kardeşmiş bunlar, bir yeri biri tutuyor başka bir yeri diğeri. Kasabaya yeni gelenleri kaçırmamak için farklı yerlerde duruyorlar ki kimse eziyet çekmeden gitmesin.

Bence Battalgazi’nin en güzel yeri Kervansaray. Aslında bu özel bir isim değil, mekanın eski adı işte. Otel gibi, dükkan gibi. Kervanların durduğu konakladığı yer.




Yine Selçuklu döneminde 1200’lü yıllarda yapılmış. Bütün eski eserler gibi o da uzun yıllar yarıya kadar toprak dolu bir ağıl olarak kullanılmış olsa da şehrin en iyi korunmuş ve en görkemli yapısı. Dışından “fena değilmiş” dedirten yapı içine girince insanı gerçekten etkiliyor.



Giriş kapısı kilitli ancak 100 m uzaktaki belediye binasının girişinden hafta sonları dahil anahtarı almak mümkün. Görevli size eşlik edip mekan hakkında bilgi de verirken bir yandan para koparmaya çalışan çocukları kovalıyor. Üstelik tüm bunlar ücretsiz olduğu gibi görevli ziyaretimiz için bize teşekkür ediyor.


Restorasyon hakkında bir şey bildiğim yok ama Kervansarayın hem içinin hem de dış tarafında yer alan odaların tavanlarının silme betonla kaplanmış olması görüntüyü feci bozuyor. Bu durumu görevliyle paylaşınca, betonun 20-30 yıl önce yapıldığını eğer yapılmasaydı şimdiye kadar pek çok yerde tavanın yıkılmış olacağını öğreniyoruz. Ayrıca beton çevrede yaşayanların buradan taş çalmasını da engelliyormuş.


Buranın içi gerçekten görülmeye değer, İstanbul’daki Yerebatan Sarnıcının Malatya versiyonu. Biraz daha alçak, daha küçük ve tabi su yok. Yukarıda görülen tavan delikleri dumanın dışarı çıkmasını sağlıyor. Eskiden kenarlarda bulunan yükseltilerde yemek yiyip içiliyor gece de yatılıyormuş. Hayvanlar da ortada bırakılıyormuş.


İçerinin akustiği çok güzel. Aklımdan burada bir konser vermek ne güzel olur diye geçerken görevli sonbaharda burada festival düzenlendiğini ve sahne kurulup konserler verildiğini söylüyor. Zamanı geldiğinde bu büyülü ortamda türkü dinlemek çok keyifli bir tecrübe olacak. Aslında şimdi de ufak bir sahne kurulup Yerebatan Sarnıcındaki gibi yöresel müzik yapılsa çok hoş olur ama muhtemelen müzisyenleri Alaaddin Keykubat’ın ruhundan ve çocuklardan başka dinleyen olmaz. (resimde yanan ışıklar gezenlere özel açılıyor, yoksa içersi kapkaranlık) Bir de farklı zamanlarda burada resim sergisi de yapılıyormuş, ışıklandırılan sütunlara tuval resimler asıyorlarmış, o da pek şık duruyor olmalı.



Buraya ilk girdiğimde yanımdaki arkadaş “Off!” dedi, “Burası mükemmel bir disko ya da klüp olur, burası Bodrumda olacak var ya Halikarnas’ı geçer”. Şimdilik disko olması imkansız olsa da hali hazırda küçük çaplı sempozyum ve seminerler düzenleniyormuş burada. Bence bu tür aktiviteler için nefis bir ortam.


Bu nedir? Ortadaki hava deliği. Sigaranın dumanı yakın çevrede hemen buraya yöneliyor. Eskiden kebap ve odun dumanı çekiyordu herhalde.


Bu da Kanlı Kümbet. Eskiden insanları asarlarmış bunun içinde. Ama yapının neresi eski derseniz, ben bulamadım. Neden buradaki insanlar da Kanlı Kümbet’i gördünüz mü diye sorar onu da bilmiyorum. Bana bir şey ifade etmedi.


Bu fotoğrafı bir gazeteciye versek, mesela Tayfun Talipoğlu, herhalde 5 dk filan konuşur yorum yapardı: “Minik Ömer 7 yaşında, o da arkadaşları gibi okula gitmek istiyor, yeni kıyafetler giymek istiyor, 2 yaşındayken giydiği hırkayı hala giymek istemiyor. Çaresizliğinin kabullenmişliğini bakışlarıyla, umudunu ise parmaklıklara sarılan elleri ile haykırıyor. O da bizden biri, bize sesleniyor bakışlarında” gibi bir şeyler derdi mesela.
Aslında alakası yok tabi. Bu çocukta peşime takılmış geziyordu “Gir bakayım şuraya, kapa kapıyı, tut parmaklıkları, biraz da üzgün bak” deyince aynısını yaptı kerata. Ama çok iyi yapmış değil mi? Benim bile içim burkuldu yahu. Şapşal kepçe kulak seni!


En son yemek arayışlarımdan birinde Kışla Restoran’ın camekanından içerde ıspanak olduğunu görüp düşünmeden içeri daldım. Hemen ıspanak ısmarladım. Gelen kayık tabağın yarısında yoğurt yarısında ıspanak vardı. Ispanağın üstüne de bol miktarda tereyağı ve İskender için kullanılan şu ev yapımı domates soslarından dökülmüştü. Yanında da tereyağlı pide. Resmen İskender kebap görünümlü ıspanak. Ne anladım ben ottan! Hepsini mideye indirdim ama ot yediğimi hiç düşünemedim.

Malatya içinde de kebap yenebilecek pek çok yer var. Benim favorilerim ocakbaşı olanlar. İstersen onlar pişiriyor istersen kendi işini kendin yapıyorsun. İsimleri de pek hoş: Mangal, Mangal 1, Mangal 2, Mangal3, Mangal Vadisi, Mangal Vadisi1, Mangal Vadisi2, Mangal Vadisi3……diye gidiyor. Aslında ete dayalı bir beslenme hakim olduğu için bunların çok olması doğal. Fakat insanın ara sıra ot da yiyesi geliyor be! İşte o zaman benim gibi yemek yapma şansı olmayanlar için iş zor.


Buraya kadar olanları doğunun pek çok yerinde bulmak mümkün ama bu Tavacı Şükrü’deki menü Malatya’ya özgü. Bu resimdeki tabak ve yanındakiler 8 ytl. Gözün doymaması gibi bir sorun yok üstelik değil mi? Adına kaburga diyorlar ama tabağımda omurga vardı. Yine de olay çıkarmadım.
Unutmadan buralarda hemen hemen bütün salataların ve sebze içeren yiyeceklere nar ekşisi katılıyor ve bence çok da iyi yapılıyor. İzmir’dekilerden farklı biraz, daha yoğun ,daha yumuşak ve daha aromalı bir tadı var.


Bu yemeklerin üzerine tatlı iyi gider değil mi? Burada hemen hemen her köşede tatlıcı bulmak mümkün. Gördüğüm kadarıyla insanlar da iyi tatlı tüketiyorlar. Genelde hepimizin bildiği baklava ve çeşitlemeleri her yerde var. Ama Malatya’ya özgü şeyler de yok değil. Mesela kayısı döneri ve çeşit çeşit kayısı. En meşhuru ve doğal olanı daha koyu renkli olan “gün kurusu”. Güneşte kurutuluyor. Sarı olanları kükürt ile kapalı yerlerde sarartıyorlarmış.
Yanda sol üst köşede de dönerler görülüyor. Benim favorim baştan üçüncü. Antep fıstıklı üzüm pekmezi. Kilosu 15 ytl. Kayısı dönerlerinin ise kilosu 8 ytl. Bence aradaki fiyat farkı tat farkını açıklıyor olsa da aynı şekilde düşünmeyen arkadaşlar tanıyorum. Zaten kayısıyla aram yok. Keşke tüyleri olmasaydı! O tüylerden uzak kalmak için tüm yıl kabız kalabilirim. Neyse ki bu eciş bücüş kayısıların kılları yok.



Bu fotoğrafta da kitaplarda yazan “Kayısı ağaçlarının çiçekleriyle birlikte ilkbaharda bütün toprak bembeyaz olur” diye anlatmaya çalıştığı görüntüyü izliyoruz. Ben bu iddialı betimlemeleri karış karış ararken Özra “uçaktan öyle görünüyor ama hakikaten” deyince arayışıma son verdim. O kadar yüksek bir yer yoktu yakında.


Yine de bir yıl boyunca ancak 2 hafta ya da daha azında görülebilecek
bu manzarayı izlemek güzeldi. Fotoğrafa iyi yansımasa da, ileride sağda
görülen alanların hepsi kayısı bahçesi. Havadan beyaz göründüğüne eminim.


Bu resimdeki de meşhur kayısının meşhur beyaz çiçeği.


Burası Hasan Basri türbesi’nin bulunduğu tepe, yine Battalgazi’de. Karşısında Beydağı pek hoş görünüyor. Hafta sonları türbe kalabalık oluyor, içi dua eden dilek tutan insanlarla doluyor. Buranın hemen ilerisinde Kırk Kardeşler Şehitliği var. Aslında pek bir numarası yok, yerlerde üstünde arapça yazılar bulunan kırık tabletler var. Buranın ilginç yanı yanaklarını havayla şişirip mezarların çevresindeki dairede zıplayan koca memelerini tutarak koşan teyzeler. Bence çok matrak bir yer, görüntü komik oluyor. Meğer batıl inanca göre mezarlar çevresindeki dairede 3 kez nefes almadan dönebilir bu sırada dua edersen dileğin oluyormuş. Teyzelerden yapamayanlar çıkıyor ama Özra kolayca yaptı. Ne dilediğini bana söylemedi, ben de sormadım.


Battalgazi’den çıkıp kuzeye yaklaşık 5 km gidince Karakaya baraj gölünün kıyısına varılıyor. Karşı kıyı Elazığ. Malatya’ya geldiğimden beri her hafta sonu bu kıyıya bir kez geldim. Şimdi düşünüyorum da belki de denize olan özlemimi burada tatmin ediyorum. Kıyıda ağla aynalı sazan yakalamaya çalışan insanlar var. Burası Malatya’nın popüler mesire yerlerinden bir tanesi. Suyun kenarında insanlar piknik yapıyor.


Bir de feribot var kıyıda. Karşı kıyıya ,Elazığ’a, günde 3 sefer yapıyor. İnsana pek güven veren bir araç değil. Birkaç hafta önce kıyıya oturdu, traktörlerle kurtardılar.
Gezmek için tekne yok ama istersem beni gezdirecek bir balıkçı ile tanıştım. Yine de insanlar turist gezdirmeye sıcak bakmıyorlar. Geçen sene bir gezi teknesi batmış ve 9 kişi ölmüş, ondan beri gezi amaçlı açılmak yasakmış.


Şu her kiminse çok şanslı. Tam manzaranın ortasında meyve bahçesi içinde bir ev.


İzmirde de güzel deniz manzarası vardır ama arkasında karlı dağlar görmek imkansızdır.


Kıyı boyunca toprak yollar var. Köyleri birbirine bağlıyorlar. Bu yollarda motor kullanmak çok keyifli, üstelik trafik derdi yok ara sıra traktör geçiyor o kadar. Geçtiğim köylerde durup kahveye oturuyorum. Hemen çevremde meraklı amcalar bitiyor. Yabancı olduğumu anlıyorlar tabi, mesleğimi ve niyetimi öğrendiklerinde hemen çay ya da ayran ısmarlıyorlar. Bu şekilde bir çok kişi ile tanıştım. Hatta bugün bir tanesi beni hastanede ziyarete geldi. Yanaklarımdan öpmesini beklerken kafamın iki yanına koyun gibi tos atınca tanımadığım insanlarla bu kadar samimi olmama kararı aldım.


Battalgazi’den sonraki durak Malatya’dan 10 km kadar uzakta olan Yeşilyurt. Yolu demiryolu kesiyor. Eski bir demiryolu, muhtemelen yurdu demir ağlarla döşediğimiz dönemden kalma.



Yukarıda Yeşilyurt'un tepeden çekilmiş fotoğrafları var. Rehber kitaplarda burası şuna benzer tanımlamalarla anlatılıyor. “Bahar aylarında tabiatın her tondan en güzel yeşiline ev sahipliği yapan şirin beldemizde, başta kayısı ve kiraz olmak üzere birçok meyve bahçesi görmek mümkündür. Yemyeşil doğası ve sulak arazisi ile Yeşilyurt, özellikle yaz aylarının sıcak günlerinde serin rüzgarları ile Malatya halkını kendine çeker” Tabi doğa düşkünü bir adam olarak ben de bu tanımlamaların etkisinde kalıp yeşili ve suyu aradım. Tamam rüzgarı var ona bir şey demiyorum ama buyurun yeşil doğayı sonraki resimlerle birlikte değerlendirelim. Umarım havalar ısınınca daha iyi olur.


Aşağıdaki resimlerde görülen hemen hemen her yola girdim ama bu görüntüler bulabildiklerimin en yeşil olanları. Yaşlı amcalar derler ki ”Eskiden buralar ardıç ormanıydı ama hepsi sorumsuzca kesildi, tepeler çorak kaldı.” Gerçekten de ağaçlar sadece vadinin ortasından akan cılız derenin kenarında var.




Arkadaşla birlikte ne yol görürsek girdik. Bir yere varmak için değil, yolda olmak için, motor tepesinde olmak için.

Issız yollardan birinde giderken yol kenarında mahzun gözlerle bana bakan yaşlı bir amca vardı. Durdum yanında utanmış otostop yapmaya, bir de araba değilim tabi. Aldım arkama birlikte 5-10 dakika gittik. İlk başta dengesini bulamadı ellerini bir yere koyamadı ama sağ salim ulaştırdım onu bahçesine.



Malatya’ya gelmeden önce çevre hakkında biraz araştırma yapmıştım. Şu ana kadar gördüklerime bakarsak hayal kırıklığına uğradığım söylenebilir. Bir de diğer doğu illerinden çok daha yeşil olduğu söyleniyor. Varın gerisini siz düşünün.
Örneğin yukarıdaki resim buranın bilinen yerlerinden İnek pınarı. Kayaların arasından bir derenin doğuşunu görmek mümkün. İlk bakışta çekici bir yer gibi görünse de resimde görülen çevredeki küçük beyaz şeylerin hepsi naylon poşet, pet şişesi, kırık rakı şişeleri ve bilumum çöp, pislik. İnsanın canı sıkılıyor. Ben de buraya uğramadan geçip daha önce gitmediğim yola devam ediyorum.

Yol rakım kazanarak ilerliyor. Git babam git bir yere vardığı yok. Dolambaçlı ve ıssız bir de. Aklıma kötü şeyler geliyor: Teröristler çevirse şimdi beni, yabancı olduğum belli, cebimde de askeri kimlik var diye korkuyorum. Ne yalan söyleyeyim, adrenalin hoşuma gidiyor ben de devam ediyorum ve bir süre sonra karşıma bunlar çıkıyor:




Köyün ilk evinde oturuyorlar. Onları görünce rahatlıyorum biraz. Selamün aleyküm² selam’laştıktan sonra hemen davet ediyorlar eve. Soğuk ayran ikram ediyorlar. Sanki daha önce tanışmışız gibi sıcak insanlar. “Nasılsın iyi misin? İşler nasıl gidiyor” filan diye direk muhabbete giriyorlar. Yemeğe almak istiyorlar ama gitmem gerek. Burada telefon çekmiyor, hastaneden ararlarsa bulamazlar. Yola devam etmek istiyorum. 30-40 km sonra çevre yoluna bağlanıyormuş ama yol çok izbe diyorlar. Üstelik benzinim de yetmeyebilir. Geri dönüyorum.



Dönüş yolu endişelerim sona erdiği için dağlar tepeleri izleyerek keyifle sürüyorum.




Bazı yerlerde toprak kıpkırmız renk alıyor.


Hava kapanıyor, yağış olursa motorda olmak istemem. Hem kıyafetim uygun değil hem de yollara güvenmiyorum. Dağlardaki bulutlar çarpışıp yağmur olabilirler, manzara güzel ama dönmek gerek.


Dağlardan gelen kar sularının ne kadar azaldığına somut bir kanıt bu fotoğraf. Anlaşıldığı kadarıyla eskiden kocaman bir ırmak olan bu yerde şimdi incecik bir dere akıyor.


Sabah 9’da hastaneye gitmiştim motorla. Apandisiti olan bir hastaya baktım. 9.30 gibi yola çıkmıştım akşam saat 6 oldu. Kısa kısa molalar verdim ama genelde motor üzerindeydim. Motor arkadaşım da beni hiç üzmedi, zor parkurları rahatlıkla aştık beraber. Korumalı kıyafetlerime bir kavuşayım da…Artık Nemruta çıkmanın vakti geldi çünkü.

















3 yorum:

Özra dedi ki...

Gören gözlerine, kocaman yüreğine, gecelerce zorladığın ellerine sağlık!
Hep yaz, hep yazalım...
Bak hep istediğin/istediğimiz oldu. Bu sefer zorunlu ve biraz uzun süreli ama yurdumuzun bilmedigimiz, güneşin bizim buralara nazaran daha erken dogdugu yerlerini görüyorsun bol bol. Ben de elverdiğince eşlik edeceğim.

Adsız dedi ki...

ya arkadaş. sen malatyayı gezdim diyorsun ? ama sadece 2 ilçesinde takılmışsın o kadar :) malatya o 2 ilçeden ibaret değilki. hemen kafana göre fetva vermişsin kendince. yok yeşil değil yok dedikleri kadar yokmuş falan filan.. senin gittiğin mevsimde elbette yeşil olmaz. neticede doğu memleketi. karadenizlemi karıştırdın.. insanların aklını bulandırma böyle saçmalıklarla..

Adsız dedi ki...

Senin yemek yediğin tavacı şükrü de ben de yemek yemiştim. Aynı menüden aldım. Fakat 4 kişi için 100 küsur lira ödedim. Malatya'ya gidince hesabını sorarım, bir daha ki sefere.