21 Nisan 2007 Cumartesi

MALATYA YOLU 12-13 MART 2007

MALATYA YOLU






12.03.2007
Sabah 8.15 gibi yalnız yolculuğuma başlamıştım. 8.20 gibi depoyu “fulleyip” direksiyona oturduğumda, tek kaşımı hafifçe kaldırıp, yola dik dik bakarak güneş gözlüklerimi öyle bir takışım vardı ki, önümdeki iki gün içinde yaşayacağım yol macerasına ruhsal olarak tamamen hazır olduğumun yansımasıydı. İki gün boyunca zamanımın çoğunu yolda yalnız geçireceğimi düşünmek aklıma bin bir türlü kaza senaryosuyla birlikte tuhaf bir heyecan ve merak getiriyordu. Kendimi göreve adamış ve bu uğurda her şeyini tehlikeye atmaktan kaçınmayan kahraman yüzbaşı gibi görüyordum. Heyt ulen be!
İzmir’den Konya’ya kadar 5 kez trafik çevirmesi ile karşılaştım. İkisinde normal hızla seyrettiğimden sorun olmadı. Diğer üçünde ise yollardaki kadim polis habercisi sürücü yoldaşlar sayesinde ceza yemekten kurtuldum. Çevirmeden önce karşı şeritten gelen araçlar uzunlarını yakarak beni uyardılar. En fazla 110 yaptım. Zaten 120’nin üzerinde direksiyon delicesine titremeye başlıyordu.
Afyona kadar hiç durmadan gittim. 3.5–4 saat kadar sürdü. Yıllar öncesinden aşina olduğum, Kamil Koç’un adını hatırlamadığım dinlenme tesislerinde durdum. Tuvalete girdim, çay ve sigara içtim. Planım yarım saat kadar dinlenmekti. Malum, 4-5 saat araba sürünce insan fark etmese bile yorulur ve dikkati dağılır. Saatime baktım daha 10 dakika geçmiş. 5 dk daha dinleneyim dedim ama boş boş oturmaktan sıkıldım. “Eh yeter ama artık aaa!” deyip bindim düldüle tekrar. Ver elini Konya.
Konya yolu, İzmir’deki bilumum bilmiş büyüklerimizin anlattığının aksine hiç öyle ıssız, terkedilmiş kötü bir yol değil. Yol bir kere çok geniş. Trafik rahat ve akıcı.













En fazla 5 dk yolda sürüp bir yerleşim yeriyle karşılaşılıyor.





Mp3’e kaydettiğim şarkıların İzmir-Afyon yolundan geriye kalan diğer yarısını da bu yol üzerinde dinlemiş oldum.







Aslında aklımda “15 dk dinlenmeyle İzmir-Konya yaparım ben abi” gibi bir düşünce yoktu ama öğlen 15.00-15.30 gibi Konya’dayım. Konya’ya kadar olan yolda her bir şeyinden eksik-noksan diye yakındığımız ülkemizin yol tabelalarının düzenliliğini takdir ettim. Gerçekten de yaklaşık 7-8 saatlik yol boyunca bu yolu daha önce hiç gitmemiş olmama rağmen hiç zorlanmadım. Gerek ara yollarda gerek şehir ve kasabalarda istikametin nerelere vardığını gösteren tabelalar sayesinde hiç hız kemeden ilerlemek mümkündü. Ta ki Konya ya girene kadar. Planım Kayseri yoluna çıkıp yakın bir yerlerde mola vermekti. Konya merkezine kadar inmeme rağmen Kayseri yol ayrımını gösteren bir tabela görmedim. Sonra benzinlikte görevliden öğrendim ki Kayseri yol ayrımı Ankara yolu üzerindeymiş. Bu sefer tuttum Ankara tabelası aramaya başladım. Bulamadım, bir kamyoncuya sordum. Bilemedi ama buna rağmen benim boş ve gitmek ister bakışlarım eşliğinde Kayseri istikameti hakkında beyin jimnastiği yaptı. Kamyoncu hala boş boş konuşurken gaza bastığımda Ankara tabelasının 30–40 m ileride olduğunu gördüm. U dönüşü yapmam gerekiyormuş ben de yaptım. 5 dk kadar gittikten sonra bir Ankara tabelası daha çıktı önüme; tekrar U dönüşü yapmamı söylüyor. 5 dk daha gidiyorum, hayda aynı yoldayım! Biraz önceki kamyoncu birine yol tarif ediyor yine. Neyse ki tek mağdur ben değilmişim. Bir destur çekip 3. U dönüşümü yaptım. Aynı yolda dönüp duruyorum. Neyse durdum birine sordum gösterdiler sonunda yolu. Uzun yol yapmaktan değil, Konya yollarında dolana dolana yoruldum, bir de üzerine sinir yapınca katmerli oldu. Kayseri yolunu buldum sonunda.









Ucu ufukta bile bitmeyen dümdüz, bomboş bir yol. Çevrede bir tek bina yok. Baktım dinlediğim gaz müziklerin bile beni kendime getireceği yok, ilk gördüğüm dinlenme tesisi yazan yere girdim. Aynı zamanda küçük bir benzin istasyonu kendisi. Tabelasında kocaman, adını unuttum ama, “dinleme tesisi” yazıyor. İndim arabadan, çevreye bakındım, bırak tesisi ortada tahta bank bile yok. Küçük bir market var, herhalde buraya girmem gerek diye girdim içeri. Selamünaleyküm çekip (orası Konya) varsa bir kahve istedim. Sanki garip bir şey istemişim gibi baktılar bana. Gülümsediler. İçeride 50 yaşlarında kirli sakallı yağlı saçlı bir adamla 10 yaşlarında pis siyah elleri olan bir çocuk vardı. Adam başını usulüne uygun aşağı eğerek onaylama işareti yapınca çocuk içeri kahveyi hazırlamaya gitti. Ben de ortaya kurulmuş içinde korlaşmış kömür olan sobanın kenarına keyifle çöreklendim. Üstüme bir ağırlık çöktü ki sorma. O ana dek yolun yorgunluğunu ilk kez hissettim. Neredeyse 8 saattir araba kullanıyordum. Kahvemi yudumlayıp bir sigara içtim. Hesabı ödemek için kalktığımda adam bende para almadı. “Ya” dedim “Dinlenme tesisi yazıyordu, o yüzden ben kahve dedimdi” falan, adam “tamam olsun bizden bu” dedi. “Eyvallah” dedikten sonra önümdeki günlerde sık sık duyacağım cümleyi ezberden söyledi adam “Yolun açık olsun, kazasız belasız inşallah”. Bu ülkede yabancıyı kazıklamayanların da olduğunu görerek keyiflendim.
Arabamı biraz ileri sakin bir yere alıp koltuğu yatırdım. Yaklaşıp 45 dk kendimden geçmişçesine uyudum. Kalktığımda saat 16.30 civarıydı. Yola koyuldum, yaklaşık 3,5 saatlik yol vardı önümde. Bu kısacık uykudan bu kadar zinde ve taze kalktığıma şaşırdım.
Yemeğimi arabada yedim. Sol el direksiyonda, sağ el soğuk ama lezzetli pidede, yol bomboş bas gaza. Bol bol şarkı söyleyip bol bol sigara içerek Kayseri’ye sürdüm. Güneşin batışını dikiz aynasından izledim.









Kayserinin benim için farklı anlamı var. Kendimi bildim bileli insanlar ne zaman “Nerelisin?” diye sorsalar cevap vermekte gecikirim. Son zamanlarda kısa kesip İzmir diyorum ama hani derler ya “Baban nereli sen de oralısın”. Eh ben de Kayseri diyemiyordum işte. Kayserini bir anlamı var Türkiye coğrafyası içinde. Kayserililer işini bilir, hatta biraz dolandırıcı ve yobaz olarak bilinirler. Tam aksi olduğum bu sıfatları çağrıştırmasın diye hep “babam Kayseri’de doğmuş ama 30 yıldır o da gitmiyor, ben de İzmir’de büyüdüm” derim genelde. Muhabbet ilerlerse 13 yaşıma kadar Eskişehir’de büyüdüğümü ama İzmir’de kendimi bulduğumu anlatırım. O nedenle bu şehre yaklaşmak bende tuhaf duygular uyandırdı.






Aklımda babamın anlattıklarından kalan kafamda oluşturduğum bir şehrin hayali yoktu ama şehre girmemle birlikte gördüğüm nostaljik tramvaylar, meydanda iyi korunmuş kale surları, şehrin ışıklandırması, trafik ışıklarının düzeni, geniş caddeler ve lüks binalar hoşuma gitti. Koca koca yolların ortasından geçen tramvay yolları sanki doğu Avrupa ülkelerinin yollarını çağrıştırıyordu (Aralarından geçtiği çevredeki rezil betonarme binaları saymazsak tabi).
O gece orduevinde konakladım. Orduevi bütün diğer şehirlerde olduğu gibi şehrin en güzel yerinde meydana yakın kurulmuş. Bu benim ilk orduevi deneyimim olduğundan ne yapacağımı pek bilemedim. Direk resepsiyona gittim ve oda istedim. Rütbemi sordular ardından maalesef odamız yok dediler. Sadece bir gece kalacağımı, sabah 8’den beri yolda olduğumu ve yorulduğumu söyleyince daha üst rütbeli birine danıştırlar ve bana bir oda verdiler. Odayı bir yüzbaşıyla paylaşıyordum. İlk içeri girdiğimde nasıl davranmam gerektiğini bilemedim. Esas duruşa geçip tekmil mi versem, selamün aleyke kardeş mi desem, numara çekip rahatına bak asker ben de yatacağım şimdi mi desem? Neyse “Malatya asker hastanesinden asteğmen Gökhan , iyi akşamlar “diyerek dalıyorum içeri. Adam uyukladığı yatağından kalkıp elimi sıkıyor ve 5 dk içinde hırıltıyla uyumaya devam ediyor. Neyse, akşam güzel (ve ucuz) bir yemek yedikten sonra şehrin merkezini dolaşmaya çıktım. Sokakta bir tane çöp ya da izmarit yoktu. Yol çalışmaları özenli bir şekilde şeritlerle çevrilmişti. Kimse olmamasına rağmen şehrin kalesi spot ışılarıyla çok güzel aydınlatılmıştı. Orduevinin kapısındaki askerlerin kimliğimi gösterince esas duruşa geçip selam vermeleri filan da bir acayipti. Buna hala alışamadım. Odaya geri döndüğümde yüzbaşı sızmıştı ama TV açıktı. Sessizce pijamalarımı giyip yattım.




13.03.2007
Sabaha kadar neden bilmem en az on kez uyanmışımdır. Saat 6.00 olduğunda tamamen uyanıktım, artık uyumaya zorlamadım kendimi. Kalktım dişlerimi fırçalayıp çıktım odadan. O da ne? Her yer kar altında. Avuç boyu kar tutmuş her yer. Arabanın üzeri kar dolu, camlar bembeyaz ve hala lapa lapa yağıyor meret. Çöplerin içinden bir karton parçası koparıp camlardaki karı temizlemeye çalıştım. Beni izleyen nöbetçi asker halim acımış olsa gerek cam temizleme aleti getirdi de işim kolaylaştı. Yola koyuldum. İçimde bir endişe. “Ulan” diyorum “350 km var lan, feci kar yağıyor nasıl gidicin sen bu yaz lastikleriyle?” Bir polis otosu buldum sordum memura nasıl Malatya yolu diye. O da sağ olsun sordu telsizle bir yerlere “açık” diyen dijital sesi duyduk beraberce. Teşekkür edip ayrıldım. Yol karlı ama tekerlerin bastığı zemin ıslak kar olduğundan arabanın çekiş sorunu yok. “Tamam, o zaman” deyip gazladım.
Kayseri’den çıkan Malatya yolu rampayla başlıyor. Yola çıkmamdan 5 km geçti geçmedi bütün yol bembeyaz.




İzmir’deyken servise sormuştum “kar lastiği taksam bana kaça patlar “ diye. “İzmir’de kar lastiği bulamazsın” demişlerdi. Bütün olası kazardan doğacak hasarı ve suçları İzmirli lastik bayilerine atarak yoluma devam ediyorum. Gitgide tenhalaşıyor ve izbeleşiyor yol. Ne bir ev ne bir çeşme su ne de canlılık belirtisi. Yol bembeyaz. Üç şeritli yolda ara sıra radar var 90 km yi geçme yazıyor. Nerede 90 yahu, 40’ı geçene helal olsun. Parmak ucumla frene dokunuyorum araba hemen kayıyor, biraz ısrar edersem yan dönüyor. Hele ki yol aşağı meyilli ise. Hayatımda hiç bu kadar büyük bir kızağa binmemiştim desem yeridir.






Nadiren bir kamyon ya da otobüs solluyor beni, muhtemelen kar lastikleri var ki bu kadar hızlı gidebiliyorlar. Ağır araçlar geçtikten sonrası gözü kapalı araba kullanmak gibi. Koca araç yanındayken yolun ilerisine bakıyorsun, hafızana yazıyorsun yolu, gözünü kapasan yoldan çıkmayacak kadar olmalısın. Çünkü koca araç ilerlerken arkasında büyük bir kar bulutu oluşturuyor, görüş mesafesi 3-5 metre. Önüne geçtiği andan itibaren bir süre yolu görmek imkansız.









İleride kocaman bir dağ var, tamamı bembeyaz nefis bir manzara. Oraya kadar 40–50 km. hızla ilerliyorum. Bu arada annem babam arıyor “yol nasıl” diye soruyorlar: “Meteorolojide yağış var görünüyor nasıl orası?” “Eee…” diyorum, “Önce yolun kenarında biraz kar vardı ama şu anda iyi” . Biraz tedirgin olsa da bana güveniyor ama yine de zırt pırt arıyorlar. Bu garip yolda arabayı dinlemek için müziği de kapatmışım. Çünkü bazen gaza bassam da araba patinaj yapıp ilerlemiyor. Patinaj sesini duyup kontrolü ele geçiriyorum yeniden. Üç saatin sonunda yolla cebelleşmekten yoruluyor ve sıkılıyorum. Derken o uca dağları geçmiş olduğumu fark ediyorum. Kar azalıyor bir anda güneş parlıyor. Ve Pınarbaşı ayrımındayım (Bu arada Pınarbaşı yol ayrımının tehlikeli olduğundan bahseden arkadaşların da neden bahsettiklerini anlamadım). Orayı geçip ilçeyi terk ederken karşıma Sarız tabelası çıkıyor.Babamın memleketi.“Benim de memleketim bu mu yani şimdi” diye düşünüyorum. Şeytan dürtüyor lan kır şuraya direksiyonu.



Biliyorum en fazla yarım saatte oraya ulaşabilirim. İzmir’de yaşıyor olsam bütün hafta sonumu verebileceğim bu fırsat için sadece fotoğraf çekmekle yetiniyorum. Hala içimde sıkıntıdır. O yolun da böyle zorlu olmasından ve Malatya’ya geç kalmaktan korkup devam ediyorum. Sinirle vuruyorum Malatya yoluna. Çocukluğumun köpek hikayeleri, kangallar, babamın çektiği sıkıntıların anavatanını ardımda bırakmak ,sırtımı çevirmek kalbime dokunuyor. Basıyorum gaza sinirle, artık diyorum bir saatte Malatya’dayım. Olmuyor. Yol daralıyor, virajlar artıyor sanki Muğla’dan Gökova’ya iniyorum. Hava güzel, yol güzel, dön allah dön bir yere varmıyor. Yarım saatte bir araç görüyorum. Sanırım bizimkilerin korktuğu şey buydu: Issız ve dolambaçlı yollarda yolculuk. Aman ha teröristler çevirmeyele!
Düldülün direksiyonunu sevgiyle sıvazlayıp basıyorum gaza. İyi dayandı kerata bana pek iyi baktı. Saat 11.30 civarı yol düzleşiyor. 5 saattir yoldayım. Arkada kalan dağlardaki karlara bakıyorum dikiz aynasından, önüm Malatya. Aylarımı geçireceğim kente girmeden önce yol kenarındaki karlara zevkle uzun süredir tuttuğum rezevuarı boşaltıyorum.
İşte Malatya. Hava üssünü geçip şehir merkezine yöneliyor ve orduevini buluyorum. Nizamiyeden selamlar eşliğinde geçtikten sonra odama çıkıyorum. Kongrelerde yüzlerce avrolar vererek kaldığımız odalara benzer çift yataklı, TV, banyo ve buzdolaplı odama günde 4.80 vermenin keyfiyle 11 ay boyunca kalmak üzere yerleşiyorum. Yakınlarım güvende olduğuma seviniyor ve rahatlıyor. Ben ise önümdeki beş bilinmez Malatya denkleminin rahatsızlığı içindeyim. Bir duş alıyorum önce. Yeniden doğmuş gibiyim. Janti kıyafetlerimi giyip çıkıyorum yola. İstikamet Malatya Asker Hastanesi. Şimdi 10 dk süren yolu yarım saatte ancak buluyorum. Nizamiyeden geçerken yine askerler selamlıyor. Şapkasız başımla selam vari bir şey çakıp radyolojiye ilerliyorum. Muvazzafım yok ama teknisyenler var.
Şöyle bir dolanıyorum etrafı, her yer yüksek tavanlı. Kullanılan 2 röntgen cihazı dışında kullanılmayan 1 skopi ve 1 röntgen cihazı var. Belki de savaş zamanı için böyle büyük yapılmıştır, barışta yavaşlatılmış çalışıyordur diye fikir yürütüyorum. Hastanenin kâğıt işleri yarım günü alıyor.
Aynı akşam sırt çantamı alıp yürümeye başlıyorum. Buranın en işlek caddesi olan İnönü caddesi geceleyin de insanlarla dolu. Sağımda 70 yaşlarında kirli beyaz sakallı bir amca duvar dibine sinmiş adi ve ucuz çorap satıyor. Zavallının yüzüne kaçamak bir bakış atıp ilerliyorum. Yazık bu yaşta bu saatte sokakta, zavallı. Mendil satanlar klas dükkanların önlerinde sürünüyorlar. Burada teknosa var, Kiğılı var, sokak çocukları var, göç edip aç kalmış insanlar var. Bütün büyük şehirler gibi işte. Canım sıkılıyor, geri dönüp odama temiz bir uyku çekiyorum

14.03.2007
Ertesi gün hastanede ilk gün olduğu için tören kıyafetimi (nam-ı diğer 1 numaralı) giyip öyle gitmem gerekiyor hastaneye. “Lan boş ver” deyip en sevdiğim lacivert takımımı giyiyor yola koyuluyorum. “Dağılın lan ben geldim!”. Malatya insanı dağılmıyor. İnsanlar arabaya aldırmadan önüne atlıyor, neredeyse çarpacağım, umurlarında değil. Yolun ortasından yürüyor ve çekilmiyorlar. Çekiliyorlar ama bir ağır baş hayvanın rahatlığı ile hareket ediyorlar. İki şeritli tek yönlü yollarda sol şeritten her türlü aracın sana doğru geldiğini görmek mümkün. Minibüsü, at arabası hatta bisikleti bile gayet normalmişçesine sol şeritten sana doğru kendinden emin yaklaşıyor. “Lan bisikletli ezilecen be hıyar!” Evet fark ettim onu, çarpmam ama 80’le giden arabanın üstüne üstüne bisiklet sürmekte ayrı bir dallamalık yani. Aslında haksız sayılmazlar çünkü burada trafik kurallarını onlardan talep eden de yok. Bir kere yollarda şerit yok. Sığdığı kadar araba ilerliyor işte yolda, allah ne verdiyse hesabı. İkincisi trafik polisleri de halktan adamlar, bir şey demiyorlar.
Yolların hali çok feci. Öğrendiğim kadarıyla doğal gaz çalışması nedeniyle 2 yıl önce her yer kazılmış. 2 yıldan bu yana da daha döşeme bitmedi diye hiçbir tamirat yapılmıyormuş. Dolayısıyla her yer çukur. Yol alırken acaba hangi çukur aracıma daha az zarar verir diyerek en makul çukurların içinden ilerliyorum. Tabi bu arada önüme atlayan yayalara çarpmadan slalom yaparak geçmek işin mahareti.
Nizamiyede selamlandıktan sonra kağıt işlerini halletmek için baştabipliğin yolunu tutuyorum. Beni sivilde sağlık yönetimi uzmanı olan bir asteğmene yönlendiriyorlar. Onsuz bir şey yapamayacağımı ama şu anda çok işi olduğunu söylüyor. Ne yapmam gerektiği konusundaki sorularımı yanıtsız bırakıp, bana burada sakin olmam gerektiği beklemeyi öğrenmemi oturup bir çay içmemi telkin ediyor. Tavırlarında bir aksilik hissetsem de yeni olmamın verdiği çömezlikle itaat ediyorum. İşlerim tamamlandığında yaklaşık 10 dk sürecek kağıt işleri nedense 1.5 saat sürüyor. Arkadaşın yavaşlığından mı, çömezlere garezinden mi yoksa bana kastından mı bilemiyorum. En azından Orduevinde işler böyle yürümemişti, orada ilgi çok iyi. Sanırım bunda doktor olmanın da avantajı var. Nadiren de olsa bir kez daha doktor olmak hoşuma gidiyor. Biz onlara iyi bakıyoruz onlar da bize.
Hastanede önüme gelen herkesle tanıştırılıyorum. Malatya ve hastane hakkında herkes kendince fikirlerini benimle paylaşıyor. Biraz erken ayrılıp alışverişe çıkıyorum. Bembeyaz giyinmem gerekiyor. Üst alt beyaz takım elbise, önlük ve beyaz ayakkabı alıyorum. Orduevine dönüyorum, yemek yiyip dinleniyorum. Akşam yürüyüşe çıkıyorum hem öğleden sonra almayı unuttuğum beyaz çorapları da alırım. Caddenin solunda kocaman meşhur bilmem ne künefecisi yazıyor. Acemilik döneminde doğulu arkadaşlar birlikte künefe yemeye giderdi, bense hiç yememiştim. Girip bir porsiyon künefeyi zoraki indiriyorum mideye. Ne kadar ağır bir tatlı bu! Pişman oluyorum yaptığımdan. Yürüyüşe devam ediyorum. Gözlerim nereden çorap alabilirim diye etrafı tarıyor. Aaaaa, dün akşamki yaşlı amca. Çantasında ne kadar beyaz çorap varsa hepsini alıyorum. Defalarca teşekkür ediyor, hatta bir ytl indirim yapıyor fakir haline aldırmadan. Zavallı çok seviniyor, ben de çok seviniyorum. İçim aydınlanıyor, önümdeki uzun Malatya günlerine umutla bakıyorum.














































































































18 yorum:

Özra dedi ki...

Ah benim canım Gökhanım, ince fikirli hassas adamım! Eline diline saglik. Ama bi daha sakın benden yol durumunu saklama gebertirim...
Su gibi aksın gecsin şu 1 yıl.
Sen de yaz yolu, yolları...

gtm dedi ki...

Sevgili Gökhan bey;sizi çok kısa süredir tanımamıza rağmen neden bukadar çok sevdiğimizi ve saygı duyduğumuzu sitenizi okuyunca anladık.Gerek Malatya'ya gelirken ki yaşadıklarınız,gerekse yaşadığımız şehir hakkındaki gözlemleriniz çok doğru ve güzeldi.Açıkcası askeri hastanedeki izlenimleriniz bizi umutlandırdı.'bizim sizin gibi insanlara ve hekimlere gerçekten ihtiyacımız var'
Size burda ve bundan sonraki hayatınızda başarılar diliyoruz.
ALLAH yolunuzu ve bahtınızı açık etsin.yüreğinize sağlık....
GTM RADYOLOJİ(SEDA-OSMAN-ELA-GÜNAY)

Gökhan dedi ki...

Sevgili GTM ekibi, iyi dilekleriniz için çok teşekkür ederim. Ben de sizi tanıdığım için çok mutluyum.

C&S dedi ki...

Gökhancım süper olmuş, zamanını dolu dolu geçirmen bizi çok sevindirdi. Seni çok özledik, Özra'ya selamlar, sizi çook öpüyoruz. Sevgiler...

Canan&Sedat

Askin dedi ki...

Kardeşimmm, siteyi görünce dedimki bizim gökhan yine Creativliğini konuşturuyor..Süpersin kardeş,eline sağlık..Devamını bekliyorum senden..
Dr.A

ismet dedi ki...

Yazdiklarını büyük bir zevk ve dikkatle okudum.Hem duygulandım hemde seninle gurur duydum.Farklılığını yine belli etmişsin.Seni öpüyorum. İsmet Uçar.

Adsız dedi ki...

Sevgili kardeşim, yazılarını ve fotoğraflarını çok beğendim, devamını bekliyorum.Küçük çapta bir edebiyatçı olarak seni takdir ediyorum.Bu arada burada babam bana bilgisayar öğretmenliği taslıyor, nasıl yorum gönderileceğini göstermeye yeltendi, işte nolcak besle kargayı oysun gözünü:)öptüm seniii..ayşegül...

Necmiye dedi ki...

Süper olmuş Malatyaya giderken yaşadıkların yaptığın gözlemler, insancıl, sevecen, duyguların, davranışların dürüstlüğün deli gözlülüğün beni duygulandırdı.

Bundan sonraki gideceğin yerde dikkatini elden bırakma bizi merak ettirme.

Tayfun Talipoğlu bile ancak bu kadar yazabilirdi.

Senin doktaor müzisyen hoşsohbet yanını zaten biliyorduk, bir yanın daha varmış, araştırmacı yazar.

Hep öyle kal. Kendine dikkat et.
Tiyzen Meci

Necmiye dedi ki...

Süper olmuş Malatyaya giderken yaşadıkların yaptığın gözlemler, insancıl, sevecen, duyguların, davranışların dürüstlüğün deli gözlülüğün beni duygulandırdı.

Bundan sonraki gideceğin yerde dikkatini elden bırakma bizi merak ettirme.

Tayfun Talipoğlu bile ancak bu kadar yazabilirdi.

Senin doktaor müzisyen hoşsohbet yanını zaten biliyorduk, bir yanın daha varmış, araştırmacı yazar.

Hep öyle kal. Kendine dikkat et.
Tiyzen Meci

Bukla dedi ki...

Muratcim super bir gezi gozlem olmus. vallahi ellerine kollarina yuregine saglik. Bizim taraflar icinde yazilarini bekliyoruz:))
birde sabirsizlikla İzmir'e gelecegimiz tarihi bekliyoruz butun gerizekaligrubu olarak. Horon vusasimiz geldi. anladiniz siz:))
Bukla'dan kucak dolusu sevgiler

Bukla dedi ki...

Muratcim super bir gezi gozlem olmus. vallahi ellerine kollarina yuregine saglik. Bizim taraflar icinde yazilarini bekliyoruz:))
birde sabirsizlikla İzmir'e gelecegimiz tarihi bekliyoruz butun gerizekaligrubu olarak. Horon vusasimiz geldi. anladiniz siz:))
Bukla'dan kucak dolusu sevgiler

oğuzhan dedi ki...

Muratcım harikasın:::))))))

olm biraz daha kendi resmini koysana.
Bu arada kaskını bulabildin mi?
izmire gelipte aramamalar,isim değiştirmeler falan..çok değiştin çooook uzman olunca sen,,öyküde yazmaya başlamışsın, biraz daha duygusal olmuşsun..olmuşsunn sen olmuşş..

ÖMER DE DİYOR Kİ dedi ki...

muratcım :)))) naber

motor günleri diye devam eden seri zahmet verici olmuş olmalı... Bu kadar veciz anlatım söyler misin neden...İyi ki dolaşmışsın motunla..peki şimdi ne olacak motor günleri yarıda mı kalacak... bu seri burada biter mi yoksa ne kadar devam eder..

duygusal olmuşssun çok duygusal

vatan hizmetin için buralarda çok zaman harca ma...web de anla...izmir de anla sana kalmış...

kolayb gelsin

Gökhan dedi ki...

Sevgili Oğuzhan ve Ömer,
Olm arkadaşlar adımı Murat olarak hatırlamış ne var yani!Hoş sitenin başında ismim yazıyor ama.Hem askerken adım Mehmet oluyor da neden Murat olmasın?
Ayrıca Ömerciğim son 3 satır da ne demek istediğini anlamadım, sarhoş musun uykusuz mu kaldın nedir?
Merak etmeyin motor ve gezi hikayeleri devam edecek. Yakında Harput, Kemaliye ve Nemruta gideceğim.
Sevgiler

kurtiniyakis dedi ki...

yaratıcı kardeşim benim bi sen yaşamı farklı hale getiriyorsun
bu arada kaldir bacaği

Elif dedi ki...

Pek sevgili dohtor Gokhan Bey,

vallahi super olmus her bisi. Bu kadar da olmaz ki! Insanin askere gidesi geliyor! Kizlari da aliiin askere!!!

cencor dedi ki...

Her insan ortama veya iklime uyum saglamaya çalışır.Ama Guka ortamı da iklimide kendine uydurur.SENİN FARKIN BU digerlerinden.Gözlerinden öperim.Cenap-nihal

Hasan dedi ki...

Çok güzel ve akıcı yazmışsınız. Sanki bir lirik biz yazıdan alıntı gibi akıcı bir uslub.

Zaten Malatya hakikaten güzel yer. Doğunun en batısı ama sanki batıdaki bir şehirden hiç de aşağı kalmayan hem sosyal hem de modern yaşantısı bakımında hiç düşünmeden gidebileceğimiz bir yer. Kışın çok değil ama biraz soğuk çekilmiyor. Yanlız kar yağdığında şehir ve kar birbiriyle inanılmaz örtüşüyor. Aynı şekilde bu durum Eskişehir için de geçerli. Kalın sağlıcakla