6 Mayıs 2007 Pazar

NEMRUT - MOTOR GÜNLERİ 2

MOTOR GÜNCESİ-NEMRUT 6.5.2007
ImageChef.com - Create custom images
5.Mayıs cumartesi akşamüstü Jet Motor’a uğradım. Benim arkadaşı bakıma almışlar. Tıkırtıları gidermişler, yağlamışlar, karnını doyurup suyunu içirmişler.
— Nasıl çıkar mı bu artık Nemrut’a dedim,
— Ayıp ettin seni İzmir’e bile götürür, dedi Recep Usta.
O gün annemle babamın evlilik yıldönümü, aynı zamanda Hıdrellez, eh iki gün sonra da benim doğum günüm var, bahar da ne güzel geldi; “Kutlayacak ve kutsayacak ne çok şey var, e hadi tam zamanı o zaman” deyip pazar sabahı erkenden yola koyulmaya karar verdim. Son İzmir’e gidişimde kaskımı, montumu, dizliklerimi ve eldivenlerimi getirmiştim. Burada da internet üzerinden İstanbul’dan siparişini verdiğim motor botları var. Daha hiç giymemişim gıcır gıcır. Recep Usta’dan motoru alıp hemen çevre yoluna çıktım. Nasıl özlemişim bu kaskı, yüksek hızda kulağı rahatsız eden motor ve rüzgâr sesi kesildi sonunda, üstelik bu kıyafetlerle birlikte daha güvende hissediyorum kendimi. Gece iyi dinlenmem lazım, sabah 7 gibi kalkmam gerek. Amacım –bu seferlik- güneş doğuşunu izlemek değil, yolu öğreneyim, yolda olayım yeter, bir yere gitmek işin bahanesi. Önemli olan yolda olmak; o anki ruh haline bağlı olarak gitmek, gelmek, uzaklaşmak ya da yakınlaşmak gibi göreceli kavramları yaşamak. Akşam erkenden yatağa girip TV karşısında mayıştım. Sabahki planımdan ne aileme ne de Özra’ya söz etmedim. Yoksa kesin bütün günleri benim hakkımda endişelenmekle ve planımdan vazgeçmem için beni ikna çabaları ile geçecekti. O gece erkenden uyudum. Sabaha kadar defalarca uyandım. Bunlardan birinde herhalde birazdan sabah olacak diye kalkıp dişimi fırçalamaya giderken saate baktım, saat gece 1.30’du daha. Bu sefer neden böyle heyecanlandım ben de bilmiyorum. Belki de “Nemrut yoluna tek başına gidilmez hocam!”, “Dikkatli olun!”, “Motorla gitmeyin ama!”, “Ay terör vardır ordaa!”, “Kurt kapar!” “Çığ düşer!” tarzındaki değişik yorumların bunda etkisi olmuştur. Ama bence aslolan motor kıyafetlerimi tekrar giyip nispeten uzun bir yola koyulmanın sabırsızlığı idi. Sabah 6’da uzun süredir yatakta dönüp durduğumdan artık kalkmaya karar verip hazırlandım.



6.30’da yoldaydım. İlk iş çevre yolunda benzinliğe uğrayıp depoyu 30 YTL’ ye doldurmak oldu. Sonra ver elini Nemrut yolu.



Pazar sabahının erken saatleri, yolda kimse yok; güneş yeni bir güne uyanırken günün pazar olduğundan habersiz, her zamanki ferahlığı ile yolun karşısında gözleri rahatsız etmeden ışıyor. Çevre yolunda birkaç km ilerledikten sonra Pütürge yol ayrımından Nemrut yoluna sapılıyor. Yol çok güzel, asfaltla kaplı, her iki yanda meyve bahçeleri ve bahçe olmayan yerlerde de yeşilin bin bir tonuna sahip ağaçlar, ot, börtü böcek.


Tabii baharla birlikte gelen çeşit çeşit kokuları ve tertemiz serin sabah havasını da unutmamak lazım. İşte motosikletle olmanın püf noktası burada: doğanın içindesin, sanki asfaltın üzerinde salınarak uçuyorsun, serin hava boynuna hafifçe dokunarak akıyor yanından, motosikletle bir yere gitmiyorsun, birlikte bir yere gidiyorsunuz, sen ona yolu gösteriyorsun. Ara sıra kaskın camını kaldırıp derin derin çekiyorum havayı içime. “Oh be, oh be” diyorum.



Yol yavaş yavaş dikleşiyor, karşımdaki dağa tırmanmaya başlıyorum, 1966 metrede Kubbe geçidini geçeceğim. Bu güzergah bütün motorcuların hayallerini süsleyen cinsten bir yol sunuyor insana, bol viraj, az trafik ve nefis manzara. İleride bir gölet ve gölet kıyısında küçük bir köy var. Yolu şaşırıp dalıyorum köye. Sadece bir oğlan ve 10 kadar keçisi var canlılık belirtisi olarak. O da bir evin salonu büyüklüğündeki Tokluca İlkokulu’nda okuyormuş. Yanlış gelmişim, geri dönüyorum.
Göletin kenarından ilerleyen yola sapıyorum, bu daha dik bir yol, önümdeki tepeye doğru tırmanıyor. Bu tepeyi aşınca bir tepe daha, sonra bir tane daha. Tepelerin zirvesinden önümde diğer tepeye kadar takip edeceğim inip çıkan dolambaçlı yolu görebiliyorum. Bomboş kıvrımlı, keyifli bir yol daha beni bekliyor, haftanın bu günü bu saatte yalnızca benim emrime amade.


En yüksek tepeyi de aşınca karşıma karlı dağ zirvelerinin manzarası çıkıyor. Gökyüzünde kanat çırpmadan süzülen yırtıcı bir kuş var. Bir ara kenara çekip bu güzel hayvanlardan birini seyrediyorum. İleriki düzlükte onunla birlikte aheste süzülen gölgesisin hareketlerini izliyorum. “Ne güzel” diyorum içimden.

Bundan sonra yol aşağı eğimli. İnişte manzara daha da güzelmiş meğer. Aşağının tüm güzelliği yolun önünde uzanıyor. Tek kötü yanı dönemeçlere kum dökülmüş olması, hızlı gidip motoru yatırırsan düşersin, dik girmek lazım.


Sonra yine çıkış ve iniş devam ediyor, ama hep dönemeç, arabayla eziyet olabilecek yol motorla çok keyifli hale geliyor.



Pütürge’ye varmadan Nemrut yol güneye kıvrılıyor ve Ömerli Çayı’na uzanıyor. Yol çayın üzerindeki köprüden geçip Tepehan’a gidiyor. Çayın genişliği en az yüz metre vardır.

Ama içinden akan su yörenin sadece çay suyu ihtiyacını karşılayacak kadar akıyor. Bu gördüğüm ikinci kurumuş su yatağı (İlki için bkz. Motor Güncesi Malatya) Yine de çevresi yemyeşil, bol miktarda meyve bahçesi ve kavak ağacı var.


İlerideki karlı dağlara uzanan sureti şahane poz veriyor.
Saat 8 olduğunda Tepehan’a varıyorum. Merkeze girmeden önce girişteki markette (zaten başka market yok galiba) biraz dinlenmek ve kahvaltılık malzeme almak için duruyorum (Burada da ilk duraklamamdı ama son değildi). Meyve suyu, ekmek, domates, biber ve peynir aldım. Hepsi iki YTL. Marketin önünde ilk durduğumda marketin sahibi ve arkadaşı bana garip garip baktılar, neden sonra kaskımı çıkarıp, motoru durdurup, yan sehpayı açıp da “Selamün aleyküm” dedikten sonra Türk olduğumu anlayıp dilleri çözüldü. Sonradan söylediklerine göre benim turist olduğumu sanmışlar da aralarında hangi ülkeden olduğumu tartışıyorlarmış. O yandan tuhaf bakışların da sebebi o ki plakamı görmeye çalışıyorlar. Aslında yola çıkmadan önce benim de ceza yerim diye en büyük endişemdi bu durum: motorun plakası yok, trafiğe kayıtlı değil.
Bundan sonrası yaklaşık 10 km sonra Nemrut. Yola devam ediyorum, güzel bir köprü var derenin üzerinde. Fotoğraf çekmek için durduğumda karşı bahçeden çocuklar “Hello!” diye deli gibi bağırıyorlar. Bu da ilk ama son değil. “Merhaba len!” diye cevap veriyorum ama inatla “Hellooo!” diye bağırmaya inat ediyorlar. Aslında kullandığım motor pek çok köylünün görebileceği tipten basit bir model ama sanırım kıyafet için aynısını söyleyemem. Çocuklar böyle motor üzerinde korumalı kıyafetlerle robokop benzeri birini görünce yabancı turist sanıyor demek ki. Tamam köyü geçtim ama Malatya’nın merkezinde kocaman yarış motoru kullanan adamlar dahil hiçbir motorcu bıraktım diğer korumaları kask bile giymiyorlar. Eh durum böyle olunca çocukları suçlamamak lazım, gördükleri kasklı adamların tümü ecnebiyse onlar ne yapsın?

Birkaç km ileride alabalık tesisleri var. Tesislerin hemen önünde de ancak bir kişinin namaz kılabileceği benim gördüğüm en küçük minnacık bir mescit var
Tırmanışa devam ediyorum. Yavaş yavaş bitki örtüsü azalıyor. Sağa bir viraj dönüyorum ve 50 metre karşıdan gelmekte olan benimkiyle karşılaştırıldığında oldukça cesametli BMW GS 1150’yi görüyorum. İki yolcu var üstünde. İşte motorcu olmanın getirdiği bir yakınlık örneği daha. Karşılıklı yavaşlayıp duruyoruz ve kaskları çıkarıyoruz. Plakalarımız görünmediğinden hangi dilde hitap edeceğimi bilemeden gülümsüyorum. Arkada oturan yolcu “Hi” diyor sonunda. İtalya’dan buraya motorla gelmişler. Cesarete bak! Bizim millet karşı mahalleye gitmeye çekinir gavurlar nereden geliyor. Sürücü adamın İngilizcesi berbat, ne dediği hiç anlaşılmıyor, heyecanla bir şeyler söylüyor ama anlamıyorum. "Yukarısı nasıl?" diyorum, “Bellissimoo!!” diye cevap veriyor. İyi dileklerle birbirimiz uğurlayıp yolumuza devam ediyoruz.
Yukarı çıktıkça yol kenarlarında tek tük kar kümeleri görülüyor. Eriyen karlar yüzünden bazı yerlerde ıslanmış ki buralardan dikkatli geçmek gerekiyor. Ayrıca yola taşlar dökülmüş. Benim için sorun olmayan bu durum, çünkü aralarından rahatlıkla sıyrılabiliyorum, otomobiller için sıkıntılı olabilir. Daha yükseldikçe yolun kenarında yüksekliği bir metreye varan buzlaşmış karları görüyorum. Sonradan öğrendiğime göre daha geçen hafta kar nedeniyle kapalı olan bu yolları iş makineleri yeni açmışlar. Bu keyifli yolda Nemruta doğru tırmanırken 4 yıl önceyi hatırlıyorum. Kuzenim Özgür’le bu yollardan arabayla çıkarken-gerçi o zaman Adıyaman tarafından çıkmıştık- diyorduk ki:
— Abi buraya şöyle enduro bir motorla gelmek var ya !Kaderin o tatilden bana ilk cilvesi bu. Dört yıl sonra motorla Nemruta çıkıyorum. Aynı tatilin ikinci cilvesi de Mardin’i çok beğenip hayatımın bir dönemini buralarda geçirebileceğimi dillendirmek oldu. Seneye mecburi hizmetime Mardin’de başlayacağım. Keşke başka şeyler de dileseymişim.


Sonunda tümülüse uzanan yolu görüyorum. Toprak yol tırmanışı başlamadan önce Güneş Otel var. Yaklaşık 2 saattir yoldayım ve karnım aç. Yukarıda sıcak çay olmayacağına göre buranın kahvaltı için uygun olduğunu düşünüp duruyorum.

Bu sırada yanıma gelen görevli 4.5 YTL milli park giriş ücreti kesiyor. Kendisi aynı zamanda diğer bir ağabey ile birlikte otelin çalışanı. Yanımda getirdiğim azıkları tabaklara söğüşlüyor yanına otelin peynir ve zeytininde de katarak nefis bir masa hazırlıyor bana. Adını merak edip sorduğumda “Hanbey” diyor. Acaba diyorum adı “Han” da kendine Bey denmesini mi istiyor? Öyle değilmiş adı Hanbey imiş. Yarım saat kadar sohbet ediyoruz. Ben bu arada sattıkları Nemrut ve çevresi hakkında bilgiler içeren kitabı inceliyorum. Kitap için ilk başta 12.5 YTL dedi ama ayrılırken hesabı vermek için kalktığımda kahvaltı ve kitap için 10 ver yeter sizi sevdik hocam yine gelin dedi. Kitaptan gördüğüm kadarıyla buraya yakın görülebilecek pek çok başka yer de var: Cendere köprüsü, Eski ve Yeni kale, Karakuş tümülüsü vs …Hepsi de Kahta civarında, yani dağın tam arkası.Saat daha erken aklımdan buraları da görebilir miyim acaba diye geçerken Yolda karşılaştığım İtalyan motorcu çiftten laf açılıyor. Dün gece burada kalmışlar. Çok tatlı insanlarmış. Nerede karşılaştınız diye sorunca aşağıdaki son köyle Tepehan arasında bir yerde deyince “Bak anlamamışlar yanlış gitmişler yolu” diye hayıflanıyor. İtalyanlar da Kahta ve çevresini görmek için sabah yola çıkmışlar, bizimkiler de onlara kestirme yolu tarif etmişler. Olsun yol uzun olsun ama bildiğin yol olsun.
İyi dileklerle uğurlandıktan sonra tümülüsle aramda duran taş-toprak-çamur yolu tırmanıyorum. Motoru park edip tümülüsü ve heykelleri gezmek için ilerliyorum.Nemrut’la ilgili biraz bilgi vereyim:
Samsat kentine saldıran Roma ordusu Kommagene’nin tecrübeli okçuları tarafından bozguna uğratılır. Bu Romalılar için utanç verici ama 1. Antiochos içinse bir zafer, güven ve itibar demektir. Romalılarla antlaşma yapan Antiochos M.Ö. 60. yıllarda 2150 metre yükseğe kendi büyüklüğünün eseri olan Nemrut Dağındaki tapınağı inşa eder. Bu tapınak geçtiğimiz yüzyıllarda çevre halkı tarafından bilinmesine rağmen ilk yazılı tarih sahnesine 1881-1882 yıllarında mühendis olan Karl Sester’in Berlin’deki Prusya Kraliyet Bilimler Akademisine gönderdiği mektupta burada insan yapımı bir tepenin olduğunu yazması ile ortaya çıkar.

Tepenin Doğu ve Batı olmak üzere devasa tanrı heykelleri bulunan iki terası var. Ortada kalan mezar odasının üzeri insan yumruğu hacmindeki milyonlarca kırık taş parçalarıyla kapatılmış. Bu taş parçaları 150 m yükseklikte yapay bir tepe oluşturmuş. Fakat sonradan zaman aşımına ve Amerikalı arkeolog Miss Goell’in mezar bölmesini ararken kullandığı dinamitlere bağlı olarak tümülüsün doruğu yıpranmış ve yüksekliği günümüzde 50 m.’ye inmiş. Eskiden insanlar burada dini törenler ve şenlikler yaparlarmış.

Doğu terasında genel bir kaide üzerine sıralı yükseklikleri 9-10 metre olan blok taşlardan yapılmış beş tane heykel var. Sıralaması soldan sağa şöyle: I. Antiochos, Kommagene, Zeus, Apollon ve Herakles. Bu heykellerin her iki yanında koruyucu olarak kartal ve aslan heykelleri ile hanedanı anlatan kabartmalar var. Kabartmaların çoğu zamanla yok olmuş. Heykellerin bedenleri orijinal yerlerinde ama kafaları avluya düşmüş. Kommagene heykelinin (ülkenin simgesi olan heykel, bereketi temsil ediyor, tacında nar, üzüm, incir, armut ve arpa başakları olan kadın olarak temsil edilmiş) başlığı hariç diğer heykellerde tiera olarak bilinen İran (Pers) kasketi var. Heykellerin yüzleri genç ve ağızları yarı açık duruyor sanki konuşacakmış gibi bir ifadeleri var. 1950’ye kadar Kommagene heykelinin kafası yerindeymiş ama şimşek çakması sonucu o da düşmüş. Herhalde diğerleri de benzer nedenlerle yerinden oldular. En büyük heykel tabi ki Zeus’a ait. Bu heykelin en küçük taş bloğu 5 en büyüğü 9 ton ağırlığında. Bu heykellerin tam karşısında da bağış sunağı var. Önceden bu alan tanrıların şerefine kurbanlar kesilip şarapların dağıtıldığı yerken şimdilerde güneşin doğumu ve batımının seyredildiği geniş bir dinlenme ve toplanma alanı olarak kullanılıyor (Şarap yerine birkaç sene önce burada güneşin doğuşunu seyrederken sıcak çay içmiştim).


Batı terasında da doğu terası ile aynı heykeller var ancak burada bağış sunağı yok. Heykeller daha kötü durumda, hem kafaları hem de gövdeleri oluşturan taş bloklar avluya düşmüş.

Doğu sunağından farkı burada taş kabartmaların daha iyi durumda olması. Üzerlerinde hanedan üyelerine ve tanrılara ait figürler var. Kabartmalarda yer alan tokalaşma sahneleri Perslerin dini törenlerinin bir parçasıymış. Birinde Kral I. Antiochos ile Herakles tokalaşıyor. Adamda nasıl bir duygu varsa kendini tanrısıyla tokalaştırmış.



Buraya gelerek bir taşla iki kuş vurmak mümkün. Birincisi altında mezar dışında başka bir şeyin olup olmadığı hala bilinmeyen (belki de hazine var) tümülüsü ve çevresindeki iki bin küsur yıllık eserleri görebilirsiniz. İkincisi ise pek az yerde bu kadar yükseğe çıkan otoyol ve bu yükseklikte nefis manzara veren çevreye egemen dağ var. Ben yukarıdayken uygun ışık için bekleyen fotoğrafçı bir Alman çift ile çekirdek çitleyerek çevreyi gezen bir Türk ailesi vardı.

Sabah sanırım 10 olmamıştı. Sunağın üzerine çıkıp Özra’yı aradım. Uyku mahmuru sesiyle yanıtladı beni. Telefonun ara sıra kesilmesinden olacak “Neredesin sen?” diye sorunca, burada olmanın keyfi ama yaramazlığın utancıyla “Nemrutun tepesindeeee!”diye yanıtladım. Şaşırdı yavrucak.
Dönüş için yola koyulduğumda saat daha 11 olmamıştı. Aşağıdaki ilk köye kadar durmadan gittim. Sonra bahçe yollarına dalıp biraz kros tadında toprak yollarda gezdim. Manzaralar harikaydı.
Bir ara bir tabela görüldü. Görüldü evet, tahta tabela görüldü ama ne yazdığını anlamak için dikkatli bakmak gerekiyordu. Tabelada büyük ihtimalle Kahta ve Adıyaman yazıyordu.
Dönüş yolunda sabah kahvaltılıkları aldığım markette durdum. Bisküvi ve meyve suyu ilaç gibi geldi. Çimlere uzanıp biraz kestirdim . Bir saat sonra uyandığımda kendimi çok iyi hissediyordum.
Benzinimi kontrol edip Malatya’ya doğru sürdüm. Dönüş yolu çok keyifliydi. Pek çok yerde araçlardaki çocuklarla karşılıklı el sallaştık. Onlar yine “Helloooo!” diye bağırdılar ben “Merhaba” diye.
Malatya’da ilk durağım Recep Usta oldu. Nemruta çıktı ya, gerçekten iyi motormuş, bir sonrakinde ona daha güzel mama alacağım, şöyle 98 oktan mesela. Motoru teslim ettikten sonra aheste adımlarla odama yürüdüm. Bedenim çok yorgundu ama yüzümde tatlı bir tebessüm vardı ve yarın yeni haftaya çok daha iyi başlayacağımı biliyordum.













1 yorum:

ayşegül dedi ki...

yaww abi ne zaman yazacaksın şu nemrut macerasını, ayrıca fotoğraflarını görmek istiyorum.En kısa zamanda yeni hikaye ve fotoğraflarını bekliyorum...öptümmm ayşegül..